NTV

M. Salih Polat

20 Mart –

“Kimi Sevsem Sensin” ve “Attila İlhan’a mektuplar”la ortalığı karıştıran İlhan’la NTVMSNBC’ye özel bir söyleşi yaptık.

M.S. Polat- Vaktiyle, “bilinç aydını – inanç aydını” ayrımı yapardınız. Yaşanılan son gelişmelerden sonra da devam ediyor mu bu ayrım? “Bilinç aydını” kaldı mı memlekette?

Attila İlhan- Biz de bilinç aydını olamıyordu ki zaten. En bilinç aydını olması gerekenler solculardı. Onların da hali ortada. Bizim solcuların kimi Çin solcusudur, kimi Arnavut solcusudur. Bu ne demek? Adamlar bunlara inanıyor demek. Dolayısıyla, onlar da inanç aydınıdır. İnanç aydınlığından kurtulamadığımız için bütün bu dramları yaşıyoruz zaten. İnek solculuğu yaparsan, doğruluğunu yanlışlığını sorgulamadan bir şeye inanıp peşinden gidersen olacağı budur. Bir başka ülkedeki liberalliği burada uygulamaya kalkmanın da bundan farkı yoktur. Yani o da inek liberalliğidir. Türkiye’nin şartları içerisinde bir metodu uygulayıp hangisini yapmamız gerektiğini tartışarak bulmalıyız doğru yolu.

M.S. Polat- Sosyalizm, Türk solcularından çektiği kadar kimseden çekmedi galiba…

Attila İlhan- İş öyle bir hale geldi ki, ben şimdi onlara “korucu” diyorum. Dağlardan, kırlardan çiçek topluyorlar, ormanları sağlam tutmaya çalışıyorlar. Sosyalizmin her şeyden önce sınıfsal bir şey olduğunu akıllarına getirmiyorlar, kalkıp çevrecilik yaparak kendilerini kandırıyorlar. Utanmadan bir de nükleer enerjiye karşı çıkıyorlar. Nükleer enerjiye karşı çıkmakla, Gütenberg’in matbaasına karşı çıkmak arasında ne fark var Allah aşkına? Bunlar solculuğun filan farkında değiller ki; kim eşek, bunlar semer…

“BAĞIMSIZ AYDIN YOK”

M.S. Polat- Türkiye’de aydın olmak, hep belli rantların paylaşımcısı olmak anlamına geldi bugüne kadar. Mabeyin Kalemi de öyleydi, Tercüme Odası da. Sağcısı da pay aldı hükümetlerden, solcusu da. Katılıyor musunuz bu görüşe, katılıyorsanız neye bağlıyorsunuz?

Attila İlhan- İntisapla yürüyor bu işler. Osmanlı’da da böyleydi, Cumhuriyet’te de sürdü. “İsmet Paşa’nın adamı, Celal Bayar’ın adamı” ne demek, ona intisap etmiş adam demek. O iktidardaysa, ona intisap eden adam da gayet rahattır. İktidardan düştüğünde ise o da düşer iktidardan. Bundan kurtulmadıkça ne bağımsız aydın çıkar ortaya, ne de çağdaş olabiliriz. Adam ben bağımsız aydınım diyor, dibini bir kurcalıyorsun, bilmem nerede, kiminle bağlantısı çıkıyor ortaya.

M.S. Polat- İslâmcı aydınların ortaya çıkışı, geleneksel Batıcı aydınların kendilerine biraz çeki düzen vermelerine yol açtı galiba. Galiba bir de aydın – halk kopukluğunu daha net bir biçimde serdi gözler önüne. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Attila İlhan- İslâmcı aydınları küçümseyerek en büyük hatayı yaptı Batıcılar. Onları cahil, bilgisiz, hiç bir şey okumaz – yazmaz zannettiler. Halbuki, bugün onların bilgi kapasitesi, Batıcı sayılanlardan çok daha yüksek. Bu açıkça görülüyor. Edebiyatta da öyle. Benim kitaplarımda yazdığım şeyleri, İslâmcı bir aydınla daha rahat konuşuyoruz. İslâmcı aydınların bir başka dramı var. O çok belli. İslâmi kesim, bütün bilgi birikimine rağmen, henüz ümmet dönemi koşullarını aşabilmiş değil. Halbuki biz millet olmuşuz. Millet olduğun zaman mantık değişiyor. Bizim İslâmcıların bilhassa kadına bakışında bu mantık değişmiyor. Çocuk yapıp yemek pişirecek kadınlar arıyorlar hâlâ. Halbuki, İslâmcı kadın bunu istemiyor. O mücadele etmek, mesleğinde bir yerlere gelmek istiyor. “Sen erkek kadavrasına baktın” diye tıp fakültesinde okuyan sevgilisinden ayrılan İslâmcı erkekler biliyorum ben. O zaman niye okutuyorsun bu kadını?

“KADIN ŞAİR SAYISINDA TUHAF BİR ARTIŞ VAR”

M.S. Polat- Şuâra taifesi, nicelik olarak sürekli bir artış kaydediyor. Aynı artış, nitelikte de mevcut mu? Yaşayanlar arasında “ustalık” katına ulaştığını düşündüğünüz şairler var mı?

Attila İlhan- Şiirde çok üzgünüm, kalabalığı yakalamış, Türk halkını yakalamış bir şair göremiyorum. Böyle bir isim yok. Yalnız kadın şair sayısında tuhaf bir artış görüyorum. 40’larda, 50’lerde böyle bir şey yoktu. Şimdi artık her tarafta bir kadın şaire rastlamak mümkün. Aralarında yetenekliler de var.

M.S. Polat- Bu moda olarak algılanmıyor mu bu?

Attila İlhan- Bir kısmı moda olarak başlıyor işe. Devrik cümle yazınca mısra oldu sananlar var elbette. Ama aralarında yetenekli olanlar da var. Hikâyede bir düşme var. Bu postmodernizm çocukların kafasını karıştırdı. Şimdi, postmodernist hikâye diye aslında hikâye yazmamaları lazım geldiğini düşünüyorlar. O zaman da ortaya inanılmaz aşureler çıkıyor. Ne bulurlarsa içine koyuyorlar. Bununla okur bulabilmeleri çok zor. Medyanın iteklemesiyle bir şeyler çıkabilir ama medya dürtüsüyle çıkan okur da sağlam okur değildir. Roman da ise sabırlı insanlar var. Romanda beni özellikle iki alan sevindirdi. İlki polisiye. Polisiye yoktu Türk edebiyatında. Şimdi var ve fena da gitmiyor, yetenekli çocuklar mevcut. Diğeri ise science-fiction yani bilim kurgu. Bu da iyi. Ama roman gibi roman dersek eğer, Mehmet Eroğlu ile Orhan Pamuk var. Orhan, bana sorarsan eğer, “Cevdet Bey ve Oğulları” çizgisini geliştirerek götürseydi, şimdi edebiyat tarihinde çok mûhkem bir yerde olurdu. Halbuki şimdi değil. Geleceğinden pek emin değilim. O da sanırım bunun sıkıntısını yaşıyor. Mehmet Eroğlu’nun son kitabını tam olarak okuyamadım. Onun da artık eski çizgisini zenginleştirmesi gerekiyor. Ama elimizi kalbimize koyup konuşalım: Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in, Samim Kocagöz’ün, İlhan Tarus’un ortaya çıktıkları dönemdeki zenginlik var mı? Yok ne yazık ki. Belki isim daha fazla şimdi ama herkes aynı tür şeyler yazıyor. Bu tam bir fakirlik, eskisi zenginlikti.

“BEYAZ TÜRKLER’İN YAŞADIĞI YERLERDE YAŞAYAMIYORUM”

M.S. Polat- İzmirli’siniz ama en İstanbullu şairden daha ziyade İstanbul şairisiniz. Nedir İstanbul’la aranızdaki ilişki? “Ulan istanbul ben senin oğlun değil miyim” dediğiniz oluyor mu hâlâ, yoksa barıştınız mı kendisiyle?

Attila İlhan- İstanbul’un bazı yerleriyle barışığım, bazı yerleriyle değilim. “Beyaz Türkler”in yaşadığı yerlerde yaşayamıyorum ben. Çünkü orada bize Hintli muamelesi yapıyorlar. Ama Emirgan’a gittiğim zaman çok rahatım. Beşiktaş pazarında da gayet iyiyim söz gelişi.

M.S. Polat- Medyanın edebiyatçıları, edebiyatçıların medyayı kullanma biçimi hakkında neler düşünüyorsunuz? Batı türü bir pazarlama mantığının ürünü mü bu?

Attila İlhan- Bunu aslında medya yarattı. Medya ciddi konulardan kaçmanın yolunu burada buluyor. Türkiye’yi birinci dereceden etkileyen önemli konular var. O konuların üzerine gidilmesi lazım. Ama giderse hükümetle arasını bozacak. Bunun çaresini, incir çekirdeğini doldurmayan şeyleri ortaya çıkarıp büyütmekte buluyor. Sayfan çoksa, bunu da gayet rahat yapabilirsin. Edebiyatçıları da mankenler gibi kullanıyorlar. Buna teşne olan edebiyatçılar her zaman çıkar zaten. Çünkü medya vasıtasıyla ortada görünmek de bir hastalık.

“BEN İSTENMEYEN ADAMIM HEMEN HER DEVİRDE”

M.S. Polat- Kitaplardan söz edelim biraz da. “Hemen her devirde istenmeyen bir adam” olduğunu söylüyorsunuz. Gerçekten böyle bir tavır alındı mı size karşı? Alındıysa şayet, sebebi neydi bunun? Yoksa, “hemen her devirde” aydınlar tarafından istenmeyen bir adam olduğunuzu mu ifade etmek istiyorsunuz?

Attila İlhan- Şimdi, ben önce komünist, daha sonra da şair ve yazar oldum. Marksizm önce gelince, doğal olarak bir metod sahibi oluyorsun. Bu metod, dünyada durduğunuz yeri de, dünyaya bakışınızı da belirliyor. Önce şair ve yazar olup, sonra Marsizm’e soyunanlarda böyle bir metod kavrayışı yoktur. Zaten ben de bu nedenle, öteden beri Türkiye’de asıl sorunun aydınların yabancılaşması olduğunu anlatıp duruyorum. Türk aydını oldum olası bir Batı projeksiyonu içerisindedir. Böyle bir şeye yani bir “Batı medeniyeti” olduğuna da inanır. Halbuki orada “Batı medeniyeti” diye bir şey yok. İngiltere var, Almanya var, Fransa var. Herkesin kendi kültürü, kendi medeniyeti var. Bunu gördüğün zaman, “Batı’ya Batı’da yaşayanlar inanmıyor da biz niye inanıyoruz?” diye soruyorsun ister istemez. Bu da adamları rahatsız ediyor. Mustafa Kemal’de Batıcılık diye bir şey yok, “çağdaşlık” diye bir şey var. Durmadan “muasırlık”tan bahsediyor adam. İşleri karıştıran İsmet Paşa. Onunla birlikte yeniden tanzimatçılığa dönüyoruz biz. Tanzımatçıların hepsi Batıcı çünkü. Batıcı aydınlar bunun için hiç sevmez beni. E, ben solcuları da eleştirdim, “siz solculuğu bilmiyorsunuz” dedim. Onlar da kızdı bana. Herkesin ayağına bastım ben, herkesin rahatını kaçırdım. Onun için sevmezler beni. Ben son üç aydır yine inanılmaz şeyler yazıp söylüyorum. Biri çıkıp, “Yahu bu adam yanılıyor, yalan söylüyor, bu işler böyle değil” dese ya. Bunu söyleyemiyorlar. Hiç unutmam, bir gün bir arkadaş, “Sürekli kafa karıştırıyorsun, vazgeç artık” dedi. Bizim asıl işimizin kafa karıştırmak olduğunu çoktan unutmuş adam…

“HALK SEVER BENİ”

M.S. Polat- “Hemen her devirde istenmeyen bir adam” olduğunuzu söylüyorsunuz ama madalyonun bir de arka yüzü var. Çünkü, bir yandan da, “hemen her devirde el üstünde tutuldunuz.” Şiir kitapları, romanlar, tv dizileri, “Hangi…” serisi. Son günlerde de yine gündemin baş köşesindesiniz. Bir çelişki mi bu, yoksa başka bir şeyin göstergesi mi?

Attila İlhan- Halk sever beni. Ama Türkiye’de aydın kesim içerisinde etkili olan kişiler, kesinlikle benden hoşlanmazlar, bana karşıdırlar. İşte “Attilâ İlhan’a Mektuplar” kitabının patırdı çıkarmasının sebebi de budur. Bana yazdıklarının ortaya çıkmasıyla çok mahcup oldular. Çünkü her yerde çok başka türlü konuşuyorlar. Ama halk başından beri benim yanımdadır. Ben mesala bu şiir kitabını çıkarırken alâka göreceğini düşünüyordum ama on günde on bin satacağını sanmıyordum.

M.S. Polat- Ama Ertuğrul Özkök’ten Doğan Hızlan’a kadar herkes söz etti kitaptan…

Attila İlhan- Peki de bu neden böyle oldu? Son zamanlarda benim yazdığım yazıların bir kısmı, bazı “Beyaz Türkler”i de sarsıyor anlaşılan. Bakıyorlar, okuyorlar, “Yahu herif doğru söylüyor galiba” demeye başlıyorlar. Çünkü insanların ofsaytta oldukları, sürekli yanlış şeyleri savundukları ortaya çıkıyor.

“BAŞKA ŞİİR KİTABI YOK”

M.S. Polat- 76 yaşındayken, bu kadar çok kişinin “şair” olduğu bir ülkede, üstelik bir şiir kitabıyla gündemi belirlemek nasıl bir duygu, neler hissediyorsunuz?

Attila İlhan- Doğrusunu istersen bende böyle bir taraf yoktur. Ben bir kitabı bitirdikten sonra ona olan alâkam hemen ikinci plana düşer. Akibeti hakkında bir fikrim var. Biliyorum ki bu kitap çıkar, belirli bir sürede biter ve yenisi basılır. Ama böylesine sansasyon yapıp ortalığı yıkacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Bununla birlikte, bu kadar iyi iş yapmış olması da benim düşüncemi değiştirmiyor. Çünkü, ben o ara yeni yazmakta olduğumla uğraşıyorum, o beni daha çok ilgilendiriyor.

M.S. Polat- “Kimi Sevsem, Sensin” kitabının böyle bir yaygınlık kazanmasını neye bağlıyorsunuz?

Attila İlhan- Benim son zamanlarda gördüğüm bir şeyi doğruluyor bu: Bizim halkımız 35 – 40 yıldır başında boza bişiren politikacıların, sanatçıların, medyanın söylediklerinden bıkmış vaziyette. Başka şeyler söyleyen insanlar arıyor ve ben onlardan biriyim.

M.S. Polat- Kitabın kapağında “Bütün bir ömrün özeti” olduğuna dair bir uyarı var. Bir veda anlamı mı taşıyor bu uyarı?

Attila İlhan- Veda değil. Başka şiir kitabı yayınlamayacağım, ona karar verdim. Bundan sonra şiir yazarsam kitabın yeni baskılarına koyacağım. Çünkü bir insanın otuz tane şiir kitabı olması güzel bir şey değil gibi geliyor bana. Benim 12 kitap oldu. Allah bereket versin, yeter. Burada bağlansın diye düşünüp “bütün bir ömrün özeti” dedim. Yoksa veda etmek gibi dramatik şeyleri sevmem ben.

“BENİM HAYAT TARZIM SOLCUDUR”

M.S. Polat- “Sevmek için geç, ölmek için erken” şiiri de bir hayıflanma ihtiva ediyor sanki. Çünkü hep öyle değil midir, sevmeye hep biraz geç kalırız, her ölüm de esasen erken ölümdür…

Attila İlhan- O özel olarak benimle ilgili değil, genel olarak bütün insanlarla ilgili bir şey. Ben onların hislerine tercüman olmak istedim. Modern hayat öyle bir şekilde gelişti ki, insanlar hem daha uzun yaşıyorlar, hem daha çok hayatın içinde kalıyorlar. Halbuki öyle bir yaşa geliyorsun ki, bazı şeyler artık mümkün değil. Ne sevebiliyorsun, ne ölebilyorsun yani. Onu anlatmaya çalışıyorum. Daha ziyade 50 yaşından sonra erkeklerin içine düşebilecekleri bir durum bu. Bunun içinde fizik iktidarsızlıktan tut da, ruhi iktidarsızlığa kadar veyahut imkânsızlığa kadar bir sürü sebep var. Üstelik etrafta o kadar güzel kızlar dolaşıyor ki… Bunlarla ilişki hayali kurulabilir belki ama somut bir şey yaşanamaz. Yaşamaya kalktığın zaman, paradan başka bir şey düşünmeyen birtakım kızlar bulabilirsin ancak. O da aşk değildir zaten.

M.S. Polat- Keyifli bir yaşlılık geçirdiğinizi söyleyebilir misiniz? 1941’de hapishaneye atılan liseli genç, 2001’de her türlü itibarın merkezinde…

Attila İlhan- Benim için o önemli değil. Biliyorsun, benim formasyonum solculuk. Ben başından itibaren aynı istikamette yaşamışımdır. Hayat tarzım da solcudur. Para kazandığım zaman şöyle bir sıkıntıyla karşılaşıyorum, harcama kabiliyetim yok. Alışmamışım. Onun için o tarafı beni çok ilgilendirmiyor. Keyif şu bence: Nereye gitsem beni tanıyorlar artık. Bu ilginin nedenini, beni sevenler değil, sevmeyenler merak etmeli asıl. Bunun cevabını düşünseler, yanlış yapmaktan kurtulacaklar belki de. Çünkü benim başından beri bütün kerâmetim, Türk halkının bileşkesini yakalayabilmekte. Ben bu halkın çocuğuyum.

M.S. Polat- Ve üstelik diğerleri gibi şımarmıyorsunuz da. Sizin yakaladığınız başarının onda birini yakalayanların mangalda kül bırakmadığı bir devirde, hayli de sakinsiniz…

Attila İlhan- Bunda birkaç şey rol oynuyor. Bir kere çok küçük yaşta, önce cezaevine girerek, sonra da Anadolu’da yaşayarak halkla içli-dışlı oldum ben. Tesadüfen de büyük sefaletin olduğu savaş yıllarına rastladı bu. Buradan Adana’ya trenle iki gün iki gecede gidiyorsun, altı kişilik kompartımanlarda 12 kişinin oturduğunu görüyorsun. Bu insanların içinde bulunmak, inanılmaz şeyler katıyor sana. Bunları gördükten sonra halkını başka türlü tanıyorsun. Bir şehirlinin bakış açısı olmuyor bu. Çünkü şehirlinin halka bakışı, kapıcıya bakışından ibarettir. Gerçek manada halkı görmez. Bu bir tek subaylarda vardır. Çünkü bizim ordumuz halk ordusudur. Kendisinde bu halkı adam etmek gibi bir misyon vehmetmeyenler, her zaman halka yakın olmuştur benim kanaatimce. Kendinde bu türden misyon vehmedenleri de halk bir güzel doğrultur zaten. Çünkü ben Türk halkının sağduyusuna dehşetli inanırım. 700 sene gık demediği bir hanedana, bir ay içerisinde karşı çıkmıştır. Bana 68 kuşağından insanların gelip “Bu halkla hiçbir halt olmaz” dedikleri zamanlar oldu. Onlara cevabım hep aynı olmuştur: “Kemal Paşa hangi halkla yaptı?” Kemal Paşa bu halkla Milli Mücadele yapabildiyse, kabahati kendinde arayacaksın.