“…Adı Neydi, Demistin? ´Nuri İiyem!´…”

(Tesbit: 1. / ”… Onlar ayrı bir ressamlar topluluğu oluşturmuşlardı; içlerinden Haşmet Akal’ı çok yakından, Fethi Karakaş’ı bir hayli, Agop Arad’ı ağabey gibi; Avni Arbaş’ı Paris’te, Nuri İyem’i resimlerinden, az çok tanımıştım: Hemen hepsi toplumcu gerçekçi bir resim anlayışını temsil ediyorlardı; meraklısı, ’40 karanlığı’nda yayımlanmış, toplumcu dergileri açıp baksın, desenlerine rastlayacaktır. Şairlerin kitap kapaklarında filân da!

En yakın örnek, benim ‘Duvar’ adlı ilk şiir kitabım! Mâlûm-u âliniz, dönemin gözde yayıncıları, -armağan da kazanmış olsa-, ‘solcu’ şairlerin kitaplarını basmıyorlar; annem hâlime acıdı; ben de, onun verdiği bin lirayla, bu işe kalkıştım; liseden arkadaşlarım yardımcı oluyorlar, anlaşıldı ki kitabı çıkarabileceğiz; elbette, dağıtımı ayrı bir konu. Daha önce, ‘Duvar’daki şiirleri aksettiren bir kapak kompozisyonu gerekiyor. Aklıma gelen ilk isim, Fethi Karakaş: O tarihte, Herr Braun’un Asmalımesçit’teki -yarı kahve yarı bar- lokalinde rastlaşıyorduk; ‘durumu anlatarak, Fethi ağbiy’den (Karakaş) rica ettim; acaba bu şiirlere bir kapak yapar mıydı? ‘Duvar’ın ilk baskısını bugün kim hatırlıyorsa, bilecektir: Kapağında, siyah zemin üzerine yapılmış, kurşuna dizilen bir adam resmi vardır ki, işte o, Fethi Karakaş’ın fırçasından çıkmıştır.

Öyle ressamların nesli tükendi mi, ne? İlk görüşte insanı çarpan tablolar görünmez oldu, asma çardağı gibi constellation ‘lar inşa ediliyor; tablo nerededir, neyi anlatır, ara da bul!…)

O geceyi unutmaya çok uğraştım

(Çağrışım /1. ”…tabii en kötüsü devamlı karanlıktı, sabah mı, gece mi anlayamazsın; elbette, kaç gündür tutuklu olduğunu da! Neden sonra, çaresini bulmuştum: Bahçekapı/Edirnekapı tramvaylarının hareket durağı, Sansaryan Hanı’nın hemen arkasında; oradan tekerleklerin vınıltısı gelmeye başladı mı, sabah oluyor demekti; binanın içinde, hademe çağırma zilleri kesilince de, akşam!

Tutuklu kısmı için, yemek çıkmazdı; dışardan getirtiyorduk; gazetelere bir zaman müsaade etmediler, sonra müsaade edildi, aldırabiliyoruz. Tuvalete, polis refakatinde gidilebiliyor; tıraş takımlarımıza, gözlük ve kemerlerimize el koymuşlardı; banyo yok, yıkanıp paklanmak, hakgetire! O zamanlar Kısm-ı Siyasi’nin ‘siyasiler’ koğuşunda, orta yere kocaman bir demir soba kurulmuş. Onu da canları isteyince yakarlar.. niye mi? Bazı geceler, ‘iyi polis’i oynayan taharrilerin, bizi başına toplayıp, ısındırma bahanesiyle, ağzımızdan lâf alabilsin diye. Bunlar, yaşadığımız ortamı, lâyıkıyla hissedebilmeniz için!.

O geceyi hafızamdan silmeye az mı uğraştım, mümkün değil! En ufak ayrıntısına kadar hatırlıyorum: Nedense uyku tutmamıştı, yatağın içinde dönüp duruyorum; başka türlüsünü de yapamam, çünkü ‘hücre’, ancak teneşir benzeri tahta bir karyolanın sığabileceği genişliktedir. Sabaha karşı, tam uyuyacağım, kapıların önünde, birtakım iri sesler: ‘Nerede, o?’ ‘Hangi hücrede yattığını, nöbetçi nasıl bilmez?’. Arkasından tüylerimi diken diken eden o sözler: ” – … adam uyuz olmuş, hamama götürmemiz emredildi, bütün hücreleri uyandırmak gerekse de, onu bana verin!..” Bunun üzerine, nöbetçi memur soruyor: ”…tamam. Beş dakikada bulurum; adamın adı, neydi demiştin?” Benim kapımın hemen arkasındalar, bir kâğıt hışırtısı duyuldu, besbelli tutuklunun adına bakılıyor; sonra ömrüm boyunca unutamadığım o ses: ” – …Nuri İyem!”.

Sizce, ‘Perikles devri’ yaşatmak isteyen hangi ülkede, hangi devlet adamı, böyle bir rezilliği yapar; ya da yapılmasına göz yumar?…)

‘Öbür tarafta’ kim bilir, ne resimler yapacak?…

Nuri Ağbiy ‘le (İyem) hiçbir yakınlığımız olmadı; pardon, yanlış söyledim; onun desenleri, hele tablolarındaki sapına kadar bu toprağın çocuğu, sapına kadar insan ve çilekeş portreler, her zaman aklımı karıştırmış, duygularımı allak bullak etmiştir; o başka, demek istediğim şu ki, muhtemelen benim iflâh olmaz güreliğimden, hiçbir zaman bir araya gelemedik, toplumcu gerçekçi resimden, toplumculuğun ne demek olduğundan; gerçekçi bir ressamın neye, nereden başlaması lâzım geldiğinden, karşılıklı söz edemedik!

Vefat haberini okuyunca, ilk duygularım bunlar oldu; kendi neslinden, yanılmıyorsam, Batı’ya gitmek hevesine kapılmayan, ya da gittiyse bile, bütün heyecanıyla yurduna dönen, tek ressam odur; bir ara denediği -adı modern- resimlerinde bile, meraklı ve dikkatli gözler, hayatı boyunca onu durmaksızın çalıştıran, yurt sevgisini, yurdunun insanlarına verdiği önemi, hele -çoğu da, kırsal- yoksullara, ‘zahmetkeş’ Anadolu kadınlarına düşkünlüğünü hisseder. Nuri İyem’in gerçekçiliği, yurdunun gerçekçisi olmak anlamına geliyordu; elin ecnebisi onu beğenmiş, beğenmemiş.. hiç ‘takmazdı’…

Öbür tarafta, kimbilir ne resimler yapacak?

Cumhuriyet, 18.07.2005