“…´Arkasında´, ´Asya´ Olursa!…”

(Çağrışım/1. ”…demek o tarihte, ilkokulu henüz bitirmişim; hatırladığım, zaten bizim olduğunu sandığım ‘Boğazlar’ ın, artık ‘sahiden’ bizim olduğunun ilân edilişidir; doğrusu ya, o yaşta bir çocuğun kolay anlayacağı şey değil! Lausanne Konferansı ‘nda, konu, meğer uzun uzun tartışılmış; Lord Curzon ‘un hınzırlığı, İsmet Paşa ‘nın -hadi ‘tecrübesizliği’ diyelim- yüzünden, aleyhimize neticelenmiş, ben ne bileyim?…”

”…o denizde kıyısı olan Sovyetler Birliği ve Türkiye, Karadeniz ‘i de bir ‘İngiliz denizi’ ne dönüştürmek isteyen İngiltere ‘ye karşı söz birliği etmişler; Gâzi ‘nin ısrarıyla, ancak 1936’da Montreux ile elde edeceğimiz ‘Türk Boğazları’ kavramı, daha o zaman sağlama bağlanmak isteniyor ama, beyhude! Lausanne Kahramanı ‘nın, insanı gerçekten şaşırtan, hatta dehşete düşüren bir davranışı var: Benim hatırlayabildiğim, yıllar sonra gazetelerde gördüğüm resimler: Mehmetçik, ancak 1936’da Çanakkale Boğazı ‘na ‘uygun adım’ girebiliyor!…

Ne kadar sevinmiştik!..”)

Lord Curzon ne için oradaydı?

(Tesbit / 20. ”…Lausanne ‘daki durumu iyi değerlendirebilmek, gerçekte Türklerin, Yunanistan ‘a karşı kazandığı zaferden çok, İngiliz Emperyalizmi ‘nin Sovyetler ‘e karşı tavrını bilmeye bağlı. ‘Majestelerinin Hükümeti’, Yunanistan ‘ı Anadolu ‘yu işgale yönlendirince, vahim bir hata yapıyor; çünkü ufukta Sovyet İhtilali; daha da önemlisi, bu davayı Moskova ‘nın kazanacağı, ihtimâli yok. O yüzden, Lloyd George, Venizelos ‘a yeşil ışığı yakmış! Oysa İngiltere ‘de öyle bir politikacı var ki, hem Rusya ‘nın -günümüzde bile geçerli- avantajlarını biliyor; hem de Yunanlıların Türkleri yenemeyeceklerini! Kim miydi o? Elbette Lausanne ‘da İsmet Paşa ‘nın karşısındaki İngiliz delegesi,. Lord Curzon .!

Durumu daha da iyi değerlendirebilmek için, acaba Niyazi Ağbiy ‘in (Berkes) kitabında altını çizdiği, şu noktalara bir göz atar mıydınız? İnsan seneler sonra neler öğreniyor:

”…Lord Curzon’a göre, İngiliz Emperyalizmi ile Rus Emperyalizmi arasında, İngilizler için çok tehlikeli olan bir fark vardı, Bu farkın ne olduğunun, onun gibi bir ‘Rus Tehlikesi’ inanıcısının kitabında gösterilmesine inanmak çok güç. Onun gördüğü fark şu:

Rusların kendileri Batılı olmayıp Asyalı olduklarından, Asya’daki ülkelerde İngilizlerden daha çok başarılı oluyorlar; yerli halk, İngiliz sömürgelerinden memnun olmadıkları halde, Rusların yönetimindekilerde bu görülmüyordu. Hindistan halkı bir gün Britanya’dan ayrılacaktır; fakat Asya halklarının Rusya’dan ayrılma olanağı yoktur. Curzon’un İngiltere için gördüğü tehlike buydu…” (Berkes, ‘Unutulan Yıllar’, İletişim Yayınları.s. 485. 1997)

Hele, II. Dünya Savaşı ‘ndan sonra -hatta şimdilerde- yaşananları gördükten sonra, Lord Curzon yanılmıştı diyebilir misiniz? Hatta ilâve edeceğim başka bir şey de var, Rusya için geçerli olan ‘avantaj’ Türkiye için de vârit, Batılılar o yüzden, Osmanlı ‘dan beri Türkleri yalnız Avrupalılardan değil, Asyalılardan da koparmaya çalışıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki, bunun Lausanne Konferansı ile ne ilgisi var? Buyurun okuyun!

”…Curzon, Lloyd George’un Yunanlıların Türkiye’ye salıverilmesi fikrine karşıydı. (buraya dikkat!) Yunanlılar Türkleri yenemezlerdi, çünkü Türklerin arkasında Asya vardı. (Hâlâ var ama, kim farkında?) Rusya’nın, Batı’ya karşı çıkan Asya ülkelerinin (yâni Türkiye’nin) arkasına geçmesi, İngiltere için en tehlikeli şeydi. Nicholson’ın, (buraya dikkat!) tekrar tekrar belirtmeye çalıştığı konu, Lord Curzon’un, Türkiye’ye karşı işlenmiş olan yanlış politikayı, Lausanne’da düzeltmeye gönderildiğidir. Amerikalı gazeteci Louis Fisher’in Soviets in the World Affairs , 1950 ve 1960 kitabının anlatışından da görülüyor ki, Lausanne’daki tartışmalarda onu asıl ilgilendiren, Boğazlar; karşısındaki asıl düşman da İsmet Paşa değil; bu konferansa Boğazlar Sorunu dolayısıyla gelmiş olan Sovyet Dışişleri Bakanı Çiçerin idi. Rusya kendi sorunlarını daha önceden yaptığı bir antlaşma ile düzenlemişti ve Curzon’un asıl amacı bunu bozmak; Mondros’ta Rauf Bey’e kabul ettirilen bir koşulu, İsmet Paşa’ya da kabul ettirmekti…..” (a.g.e. s, 485)

Peki Fisher , buna ne diyor?…”

Ya Gâzi de aynı şseyi istiyorsa!..

(Tesbit/21. ”… Fisher ‘in iddiası da gözlemleri de hayli ilginç; ayrıca, kimse tarafından yalanlanmamış! Diyor ki Niyazi Ağbiy (Berkes):

”… Fisher’in iddiasına göre, Çiçerin her sabah İsmet Paşa’yı dairesinde ziyaret eder; ona Avrupa diplomasisini anlatarak, direnme tavsiye eder; daha çok şeyler koparabileceğini anlatırmış. Nicholson’dan öğreniyoruz ki, Çiçerin’in bütün çabalarına karşın, toplantıya gelip de Curzon ile karşılaşınca, Paşa’nın dili tutulur, kafası karışır; Curzon’un yönelttiği soruları yanıtlayamayacağı zaman, kulağı işitmez; arkadaki arkadaşları kendisine, sorulan sorunun ne olduğunu anlatırlar, soruna daha sonra cevap vereceğini söyleyerek Lord’u yoklamaya çalışırmış!. Bu emperyalist İngiliz aristokratı ile, komünist Rus aristokratı olan iki kişi arasındaki dövüşün, nedeni neydi; İsmet Paşa bu iki adamın arasında neden bocalamalar geçiriyordu?…” (a.g.e. s, 486)

O fasıl, ayrı bir fasıl ama; Paşa ‘nın bocalamalar geçirmesi de, hariciyecilerimizin ve tarihçilerimizin bugün de yaptığı gibi, sorunu jeo/politik ve jeo/stratejik açılardan görüp değerlendirememekten doğuyor. Yanlışının gerisinde ne yatıyor dersiniz: Sakın çok yıllar sonra, F.A. Barutçu ‘ya itiraf ettiği, o tutum olmasın:

”…ben Lord Curzon’u yokladım, gördüm ki onunla uyuşurum. Diğerlerinin istediklerini geri çevirmekte benimle birlik olacaktır. Hızla kararımı verdim ve doğrudan yolu tuttum…” (a.g.e.s, 484)

Peki ya ‘diğerlerinin istedikleri’ , aslında Gâzi ‘nin istedikleriyse?..

Cumhuriyet, 24.08.2005