“…Artık ´Batı´, Bir ´Emperyalizm Ortaklığı´dır…”

…belki yaşın ilerlemesinden, belki o günleri sık anmayışımdan; yaşanılan ‘muhtevâ’ aklımda kalıyor da, nerede ve kiminle yaşadığım, bulanık: O akşam, bunları, ‘Trotçkist’ arkadaşım, Mark Apter ‘le, Alliance Française ‘in dumanlı kantininde mi konuşmuştuk; yoksa, Montparnasse ‘daki Dupont Kahvesi ‘nde ‘zenci güzeli’ M’ba ‘yla mı? Uzaklardan kulağıma, Musettes akordeonlarının ünlü bir parçası geliyor; ama nereden? Kantin’in emektar pikabından mı, yoksa Dupont Kahvesi’ nin, hoparlöründen mi? Orası müphem, net olarak hatırladığım, ne konuştuğumuz, hangi sonuca bağlandığımız!.

Kim söylemişti, orası da karanlık, avucunda ısıttığı Calvados kadehinden bir yudum alarak, M’ba da söylemiş olabilir, vodka kadehini dikerek, bir yudumda bitiren Mark Apter de; hatta, ben bile söylemiş olabilirim ama, söyleyen değil, söylenen önemli; çünkü üçü de Batı Avrupa ‘ya dışardan gelmiş ‘aydın gençler’ olarak, yaşadıklarımızdan bir sonuç çıkarıyoruz, acaba şöyle özetlenebilir mi?

”…Batı Batı deyip duruyorlar ya, gerçekte öyle ‘yekpâre’ bir Batı yok; her birisi, kendi ulusal kültür sentezini yapmış; biri öbürüne benzemeyen, ulusal devletler var; İngiliz resmi, İtalyan resmine; İspanyol müziği, Alman müziğine benzemez; örfleri, âdetleri de! ille ortaklaşa bir şey ararsanız, üç şey bulursunuz: a/ Hıristiyanlık, b/ Rasyonalizm (Akılcılık) c/ Emperyalizm! Rasyonalizmle, Pozitivizm üzerinden, ateşli silahları geliştirmiş; yeryüzünü fethe çıkmışlar; üstelik her gittikleri yere, kendi dillerini, dinlerini, kültürlerini taşımak egoizmini de, -ki eski Roma’dan kalmıştır- çantalarında götürmüşler! Batı’nın medeniyeti, iddia ettikleri gibi, bütün insanlar için değildir; yalnızca onlar için, bir medeniyettir; o kadar böyledir ki bu, siz ‘Trotçkist’, lâik Müslüman, ya da Fildişi Sahili’nden ‘ulusalcı komünist’ bir zenci güzeli olarak, onu ne kadar benimseseniz, Batılının gözünde, ‘ikinci sınıf’ insan olarak kalırsınız…”

Yalnız şurası hafızamda çok açık ve seçik olarak kalmış! O gece -her kimse-, yanımdakinden ayrıldıktan sonra; St-Michel ‘den Republique Meydanı ‘na kadar yürümüştüm; soğuktu, ince bir kar tozu dökülüyor; tenhalaşmış bulvarlarda, trafik ışıkları, kırmızı, sarı, yeşil, renk değiştirip duruyorlar: İçimde kıvrılan istifham neydi derseniz, hâlâ tartıştığımız soru: ”Batılıya benzemek, o hangisiyse, onun maymunu olmak demeye geliyor; öyleyse, Gâzi’nin, ulusal kültür sentezini, gerçekten ulusal olarak gerçekleştirmeye çalıştığı için; bilinçli olarak, tarihine -yâni ‘öz benliğine’- çektiği Türkiye, neden yine ‘ecnebi kültürü’ne, ‘Yunan’a, Latin’e dönmektedir; bunun sonu nereye varır?..”

‘Millî Şef’, ‘ulusal aydın’ı üretemedi..

S onuçlarına katlanmakta zorlandığımız, kötü bir yere varmıştır: Gâzi ‘nin tasarladığı sosyalizan tek parti ile savaşı, barış içinde, ‘tarafsız’ yaşamak yerine, ‘Millî Şef ‘in faşizan tek parti düzeninde, Batı ‘yla anlaşırsanız; hem savaş boyunca, oradan oraya savrulursunuz; hem Cumhuriyet çocuklarından, Cumhuriyet ‘in ‘ulusal aydını’ nı üretemezsiniz! Öyle olmamış mıdır? Meselâ şiire bakalım, fikirleri ne kadar birbirinden farklı, hatta karşıt olursa olsun, İnönü Cumhuriyeti ‘ne kadar, ister aruzla divan tarzında, ister heceyle Anadolu şairi, isterse serbest vezinle ‘toplumcu’ şair olsun, şairlerimizin hepsinde, bin yıllık geçmişimizden süzülmüş, bir ses vardı ki, şiirimizi şiir yapıyor; onu halkımız tarafından da okunur kılıyordu.

Yunan/Latin kültürü, Mitolocya, Batı’ya benzemek derken; başka bir ‘dil devrimi’, -özleştirme niteliğiyle- sistemli olarak ortaya getirilmiştir; artık şiirler, çağrışım yükü sıfır, kelimelerle yazılmaya; konular, halkın içinden, halk için değil, ‘komprador alafrangası’ oligarşi için üretilmeye başlıyor, çünkü; faşizan tek parti diktasının, kaçınılmaz sonucu budur; savaş koşulları içinde geliştiği için de, Bürokrasi, Burjuvazi ve ‘bu’ Aydınlardan oluşan bir ‘iktidar üçgeni’, halkın üzerinde, -sözüm ona- Modern Türkiye ‘yi temsil ediyordu.

Sözüm ona deyişim boşuna değil, ilk yolculuğumda modern şiirimize örnek olarak, üç beş kafadar birlikte çevirdiğimiz ‘Garip Üçgeni ‘ne ait şiirleri, Fransız genç şairlerine gösterince dudak büküp, açık bir küçümsemeyle demişlerdi ki: ”-…Fütüristler’le Sürrealistler arasında bir şiir bu; yeni hiçbir tarafı yok, geçen yüzyılın sonunda moda olmuştu; onların çoğu, başta Tristan Tzara, Aragon, Eluard, artık ‘toplumcu gerçekçi’ yazıyorlar: hepsi Komünist…” Şiir namusumuzu, Bâki ‘den, Şeyhülislam Yahya ‘dan, Nedim ‘den zar zor çevirdiğimiz gazellerle kurtarmıştık!

Yoksa bunları, daha önce yazmış mıydım?

‘Onlar aldılar da, biz mi girmedik?’

Ç ağdaşlaşma, İnönü Cumhuriyeti ‘nde tekrar ‘Batılılaşma’ ya dönünce; zaten iktidar partili sayılan sivil ve asker bürokrasi ; karaborsadan yetiştirmeye çabaladığı yerli Burjuvazi ‘yle beraber; Yunan/Latin temeli üzerinde geliştirilmek istenen, taklit bir Batılı kültürün koluna girmiş; Türkiye ‘yi bir semt-i meçhûle götürüyordu:

Churchill , o istediğinde savaşa girmediğimiz; Stalin, Almanya ile Sovyetler aleyhinde, gizli işbirliği yaptığımız için, bize ‘küsmüştü’ ; meğer Boğazlar ‘dan Alman muhrip ve denizaltılarını, ‘ticaret gemisi’ diye Karadeniz ‘e geçirirmişiz!.. Roosevelt ise, Doğu Akdeniz ‘le değil, Birleşmiş Milletler ve Atlantik Paktı ile meşguldü: rivâyet odur ki, Celal Bey (Bayar) ikinci seçiminde CHP ‘yi yerle bir ettikten sonra, İsmet Paşa ‘yı ilk ziyaretinde sormuştu: ”-…Paşam, niye NATO’ya girmediniz?” , cevap her bakımdan hazin ve düşündürücüdür: ”-…a Celâl Bey, onlar aldılar da biz mi girmedik?”

Cumhuriyet, 22.04.2005