“…´Atatürkçülük´, Partisi İçinde, ´Azınlıkta´ idi!..”

… Gâzi ‘nin ‘Halk Fırkası’ (CHP) , onun hayâlindeki -belki ‘yüz yıl sürecek’- çetin bir ‘Ulusal Demokratik Devrim ‘in, ‘organı’; ‘bizzat’ tasarladığı üç – Vatan, Maarif, Sa’y- ‘Misâk-ı Millî ‘nin uygulayıcısı, bir ‘örgüt’tü; öyle bir örgüt ki lideri, tarih önünde sorumluluğunu yüklendiği ‘inkılâbı’ ;, şöyle târif etmektedir: ”… Bu inkılâp, kelimenin vehleten ifâde ettiği ‘ihtilâl’ kelimesinden başka, çok daha vâsi bir tahavvülü ifâde etmektedir.” Halbuki Fâlih Rıfkı bey, Gâzi ‘nin, bu tarihî misyonu üstlenecek örgüt içindeki yalnızlığını, bakar mısınız nasıl anlatıyor:

”… Atatürk ileri atılışlarında daima, statükocu, el altından sinsi sinsi baltalayıcı, Tanzimat bürokratlarının pasif dayatışına uğramıştır. (Buraya dikkat!) Gerçekte, Atatürk partisi millet içinde değil; Atatürkçülük dediğimiz her şey, kendi partisi içinde azınlıkta idi. Ölümünden sonra parti güdümü, bu inançsızların eline geçti…” (Bkz. Çankaya)

İsmet Paşa ne diyor?..

Evet töhmet, doğrudan İsmet Paşa ‘ya yöneltilmiştir; bunda kuşku yok, zira aynı Fâlih Rıfkı bey , aynı eserinde, ondan söz ederken de sözünü sakınmıyor:

”… İsmet bey, hiçbir zaman ‘devrimci’ olmamıştır. İlk gençliğinden beri, tanışma fırsatı bulduğu insanlarla, kendisini saydıran ve sevdiren bir ‘vazife’ adamı idi. O bir ‘düzen’ adamıdır, ‘hiyerarşi’ adamıdır. (Buraya dikkat!) İleri bir ‘Tanzimatçı’dır!”

Fakat asıl şaşırtıcı, -hatta vahim- olan; İsmet Paşa ‘nın, Hatıraları ‘nda; Halk Fırkası ‘na karşı, Terakkiperver Fırka ‘yı kurmuş eski silah arkadaşlarıyla, mukayesesini yaparken; dolaylı da olsa, Fâlih Rıfkı bey ‘i haklı çıkarması:

”… Terakkiperver erkânı (Ali Fuat, Karabekir Kâzım ve Refet Paşalar ile Rauf Orbay) ‘reformcu’ kimselerdi ama, ‘Osmanlı reformcusu’ idiler; (buraya dikkat) ben dahil hiçbirimiz, reformculukta Atatürk metotlarını daha evvel görmüş, düşünmüş, benimsemiş değiliz. (Düpedüz ‘Atatürkçü değiliz’ demiyor mu?) Atatürk metotları meydana çıkınca, ben sükûnetle vaziyeti mütâlaa ederek, hâlin, zamanın tedbirleridir diye düşünmüşümdür. Atatürk’le konuşmalarımızda, ‘yapılabilirse, bu şimdi yapılır’ dediği zaman, benim inanmam, ötekilerin korkması: farkımız bundan geliyor…” (Hatıralar, Cilt II. s. 204.)

Gerçekte bu kadarı bile, Gâzi ‘nin tasarladığı o ‘İhtilâlden çok daha vâsi tahavvülat’ için, fırka’nın da, lider kadrosunun da, koşulların da yeterince elverişli olmadığını göstermeye yeter, ama; isterseniz ‘İnkılâb’ ın nasıl ‘değerlendirildiğini’ bir de Sol ‘dan, iki ‘Kadrocu’ nun kaleminden görelim: günümüzdeki bazı ‘Halkçılar’ ın, içine düştükleri ‘ofsayt mesâfesini’ gösterecektir.

‘Millî inkılâp’ mı, ‘millî müdafaa’ mı?

Yakup Kadri bey yazıyor: ”… Batı demokrasilerinin bu avâre hayranları değil midir ki bizim çocukluğumuzda, dışardan bize ‘hürriyet’ getirecek Düvel-i Muazzama gemilerini, bütün Akdeniz ufuklarında gözleyip dururlardı. (Buraya dikkat!) O zaman Avrupa’ya kaçmak bize, en büyük cesaret ve kahramanlık hadisesi gibi görünürdü; ömürlerinde bir defa Avrupa’ya kaçmamış olan fikir adamlarının ne sözüne, ne özüne itibar edilirdi…”

”… Onun içindir ki bir Türk kumandanı, bir Türk inkılâpçısı; ilk defa olarak 1919 senesinde bir hak ve adalet prensibini müdafaa için Avrupa’ya başvuracak yerde, bir Türk vapuruna binip Anadolu’ya geçtiği vakit, herkesin parmağı ağzında kalmıştı. Bu Türk inkılâpçısı yalnız Avrupa’ya gidecek yerde, Anadolu’ya geçmekle kalmıyor, (buraya dikkat!) ilk defa olarak Avrupa’dan, Avrupa’nın bütün hüküm ve nüfuzundan sıyrılıp, kendi milletinin kucağına sığınıyordu…”

Yadırganan besbelli bu, zira yapılan gerçek manasıyla anlaşılmamış, onu kendi çıkarlarına ve mantıklarına göre değerlendirmişler; bunu da, Şevket Süreyya bey ‘in kaleminden öğreneceğiz:

”… Millet meclisi saflarında yer almış kalabalık bir insan grubu vardı ki, onlar için ‘Millî Hareket’, 9 Eylül 1922’de gâyesine varmış, düşman topraklarımızdan çıkarılmış ve dava sona ermişti; (buraya dikkat!) çünkü onlar için girişilmiş iş, bir ‘Millî İnkılâp’ değil, sadece ‘Millî Müdafaa’ idi, bu müdafaa da istenilen meyveleri vermişti. Bundan sonra, birtakım rejim ve kuruluş davalarına dalmadan, yavaş yavaş otoritesini tekrar kazanacak Hilafet Yönetimi gölgesinde, alışılmış parlamento hayatı içinde, gününü gün etmekten başka, yapılacak iş kalmamıştı…”

Oysa, ”… Türk Milleti’nin Cumhuriyet düzeni, yalnız bilinen bir hükümet şeklinin, Türk bünyesine işlenişi değildir. (Buraya dikkat!) Türk Milleti’nin bir halk cumhuriyeti düzeni içinde örgütlenişinde, Şark’ta bütün bir ortaçağ toplumunun, Garp’ta bütün bir XIX. yüzyıl Sömürgeciliği’nin ve akla gelebilen bütün anarşist ihtirasların; Türk vatanının harim-i ismetinde, toptan ve sonsuza kadar gömülüşü vardır…” (Kadro, 22. sayı: Teşrin-i evvel 1933)

Batı ‘nın -ve içerdeki ‘eyyamcılar’ın- Türk Milleti’ne ‘kusturmaya’ çalıştığı şimdi budur.

Cumhuriyet, 16.02.2005