“…´Atı Alan, Üsküdar´ı Geçti´ mi?..”

(Tesbit/1. Günümüzdeki ‘ilerici’ delikanlının, bireysel ya da toplumsal bunalımdan çıkış yolunu Hıristiyanlık ‘ta araması; acaba nasıl bir ‘Kültürsüzleşme’ sürecinden, acaba hangi çetrefil yollardan geçmiştir? Okay Duman, (asıl adı mahfuz) serüvenin başka bir aşamasını, bakın nasıl anlatmış:

”… gelelim Protestan Kilisesi’ne!.. Protestanlar’ın ilk kuşağı -benim kuşağım- Katolik kökenli olduklarından, tam bir Katolik düşmanı oldu çıktı. On yıl önce Beşiktaş’ta, İsveç Konsolosluğu’nun orada ve bir iki yerde daha, ancak vardılar ve pastörleri (papazları) genelde Amerikalı’ydı. Amerikalı’ların, bir nevi dokunulmazlıkları olduğundan dolayı, ‘misyonerlik’ suçlamalarından ‘yırtıyorlar’; ve o dönemde bunlar, birer ‘hücre’ gibi çalıştılar; bir kilisenin sayısı (mevcudu) 20 olduğunda üçer kişi yakın semtlere, yeni kiliseler oluşturmaya dağılırdı; onlar da yirmiyi bulduğunda, yine dağıldılar; kilise sayılarını ve yerlerini www.isamesih.org adresinde görebilirsiniz. Katolik Kilisesi, parasal yönden kendini ancak çeviriyor ama; bizler, Protestanlar’ın yaptığı organizasyonları hesap ettiğimizde, dönen parayı aklımız almazdı: Gerçekten müthiş kaynakları var, yüz binlerce dolar dönüyor; Bursa civarında bir yerde ‘yaz kampı’ yapıyorlar; İzmir’de, Selçuk’ta, yine aynı şekilde…”

”… İzmir / Selçuk deyince… şu an bizler (Fener) Ruhban Okulu’nu tartışıyoruz ama, Selçuk’ta zaten bir okul var ve Protestanlar’a ‘pastör’ yetiştiriyor: Eğitimi iki yıldı, şimdi dört yıl oldu; yılda on, on beş kişi (öğrenci) alınıyor. Ruhban Okulu deyince de, aslında Türk Rahip, Fransız Rahip’ten iyidir; en azından, kendi kültürümüzden uzak kalmadan, o insan eğitim görebilir; buna, tüm samimiyetimle, inanıyorum; zaten bir okul var ve bu adamlar mantar gibi kilise açıyorken, Ruhban Okulu’nu tartışmak boşuna…”

Sizce ne demek istiyor, bu genç; atı alan yâni Üsküdar ‘ı çoktan geçmiş mi?)

Boğazımıza ipi elimizle geçirdik…

(Çağrışım/1. … iyi de, eğer geçtiyse, nasıl geçti? Millîlik’ sıfatı, bakanlığının adında mukayyet ‘Eğitim’ in, ulusal içeriği nasıl boşaltılarak; yeni kuşaklar ‘kurtuluşu’ Katolik Kilisesi ‘nde, ya da Protestanlık ‘ta aramaya başladı? Elbette, bu sorunun tek cevabı var: Kendisine ‘yabancılaştırılarak’ yâni ‘kültürsüzleştirilerek!’.

a/ Teknik Üniversite Radyosu’nu kim hatırlıyor? Bilinmez kaç neslimiz, Batı Klâsik Musikisi hayranlığına, onun yayınlarını dinleyerek geçmiştir. Ülkede henüz sadece Ankara (uzun dalga) Radyosu çalışıyordu; İstanbul Radyosu, meydanlarda yok; Mühendis Mektebi’nde o ünlü ‘kısa dalga’ istasyon örgütlenmiş; akşamları, Mozart’ın ünlü ‘Türk Marşı’yla açarak, ‘kaliteli’ bir yayın yapıyor. Kötü mü ediyor? Hem evet, hem hayır! Evet zira, İnönü Cumhuriyeti’nde, aydın kesiminde, ‘Batıcı Seçkincilik’ yayılmaktadır: ‘Ben yalnız çeviri roman okurum’, ‘Ben Türk filmi seyretmem’, ‘Alaturka müzikten nefret ederim’ o çevrede sık sık işitilen sözler; bilerek bilmeyerek, Teknik Üniversite Radyosu, bu Yeni Tanzimatçılığa destek oluyor.

b/ İkincisi Türkiye Radyoları’ndaki, o yıllarda anlam veremediğimiz, asıl anlam ve önemi günümüzde anlaşılan, o garip tutum: Türkiye henüz Caz Endüstrisi’ne yabancı, bir avuç ‘alafranga’nın dışında, ne ‘hit’ten haberi var, ne de caz topluluklarından; önce Hollywood’un ünlü caz filmleri; arkasından Ankara Radyosu’ndaki -alâka görmediği halde- inat ve ısrarla sürdürülen ‘caz saatleri’ çocukları bu ‘tiryakiliğe’ sürükledi. O kadar ki, çağdaş ve yeni ulusal müziğini, zengin tarih birikiminden üretmesi gereken Türkiye’de, bu ‘komprador alafrangalığı’ halkına iyice ‘yabancılaştığından’; ‘yeni’ Türk Hafif Müziği ‘melez’ bir ‘arabesk’ olarak meydana çıkmıştır.

Neresinden baksanız, ‘zarar’ ın ‘yarar’ dan ağır bastığı görülüyor. Hiç merak etmediniz mi? Sayısı yüzleri geçen radyo istasyonumuzdan, acaba kaç tanesi, gerçek manada ‘Türk Musikisi’ yayını yapmaktadır? Sözün gelişi, Digitürk ‘ün ‘paketlerinde’, bilinmez kaç türlü caz, kaç türlü Batı Müziği kanalı vardır da; memleketin o havsalaya sığmaz müzik zenginliğinden, acaba kaç örnek, kaç kanalda işitilebilmektedir? Uzun söze gerek var mı? Yarım yüzyıl içinde; -Divan Musikisi’ nden Sanat Musikisi ‘ne, Tasavvuf Musikisi ‘nden Halk Musikisi ‘ne; -bize ait hangi musiki varsa, bir güzel hasır altı edilmiş; Türk çocukları Bach, Haendel, Vivaldi, Haydn vb. çalıyor diye, önce kiliselere -arkasından Hıristiyanlığa- itibar göstermeye başlamıştır.

Etkileyen yalnız o mu?…

(Tesbit/2. Oktay Duman, (asıl adı mahfuz) ne demişti? İsterseniz onu hatırlayalım:

”… Katolik Kilisesi’nde Latin Kültürü hâkim; e, ne de olsa, henüz bizim Türk ‘aziz’imiz yok! Ancak Protestan Kültürü’nde Amerikan Kültürü hâkim ve insanı Latin Kültürü’nden daha fazla etkiliyor.”

Acaba etkileyen yalnız o mu?…

Cumhuriyet, 29.09.2004