Attila İlhan ile yaşamak…

Ardan Zentürk

Canan, kütüphaneden çıkartmış, kitabı önüme koydu… Üçüncü sayfasının sol üst köşesine, el yazımla, 174’ncü sayfaya bak! diye yazmışım… Bir de tarih: 20 Şubat 1976…

Attila İlhan’ın Duvar kitabının o yıllardaki yeniden basımı…

Biliyorum… O kitabın ilk baskısı 1948 yılında gerçekleşmişti… Yani dünya, 2’nci Dünya Savaşı’ndan çıkalı iki yıl olmuş, o da henüz 23 yaşındaymış…

İlerleyen yıllarda hayat yoldaşım, iki evladımın anası olan sevgilime, 70’li yılların gri-bulanık günlerinde bir doğum günü hediyesi olarak vermişim kitabı… 174’ncü sayfada, bir dünya savaşının ateş, kan ve gözyaşı dolu günlerinde yüreklerindeki aşkı ayakta tutmaya çalışan çileli bir kuşağın olağanüstü bir öyküsü var…

Demek… Benzer çileleri benim kuşağıma taşıyan 70’lerde, henüz 20’li yaşlarımın başlarında, o unutulmaz ateşli günleri yaşarken, o, benim bugünkü yaşımdaymış…

Ama bana göre hep, 23 yaşında kaldı…

Ne zaman görüşsem… Ne zaman telefonda sesini duysam… Ne zaman bir TV programım için çağırsam, ki, hep TRT’yle olan iş ilişkisine saygıdan katılmadı, hep benden genç gibiydi…

Hakkında yazılanlar tabii ki, şairliğine dair…

Ama dönüp baktığımda beynimde bıraktığı iz, şiirleri kadar romanları ve deneme yazılarını derlediği kitaplarıyla da dolu…

Hangi Batı’yı okuduğum yıllarda, Türkiye’nin Avrupa Birliği serüveni bu hallerde değildi…

Hangi Sol’u da öyle…

Yazdıkları, neresinden baksanız bugünün dünyasına, ilerleyen yıllara kalıcı bir mesaj gibiydi…

Attila İlhan…

Şimdi hepimiz üzgünüz…

O’nu kaybetmek hepimize ağır geldi…

Belki de bu ülkenin son 50 yılında hiç kimse bize, beynindeki cevheri bu kadar olgunlaştırıp, bu kadar cömertçe sunmadığı için…

‘Yarı mamul’ fikir kırıntılarından sıkıldığımız bir dünyada, onun kaleminden çıkan her satır, bizleri en genç yaşımızda bile belirgin bir ‘olgunluğa’ sürüklediği için…

Tabii ki, aşklarımızın o gizli, sadece bize saklı labirentlerinde onun renkleri var…

1970’li yılların ateşten günlerinde, koskoca bir kuşak, bir genç kızın beline gönlünce sarılmanın, bir delikanlının göğsüne özgürce uzanmanın özlemini çekerken, o, zor günlerin aşklarının şiirini yazıyordu…

Hangimiz, gri-karanlık günlerimizde ondan okuduğumuz tek bir satırla yeniden yeşermedik ki…

gözlerin gözlerime değince
felaketim olurdu ağlardım
beni sevmiyordun bilirdim
bir sevdiğin vardı duyardım

Bir umutsuz aşk için yazılmış böyle başka bir dörtlük var mı…

Ya da… Yaşanılmış aşklar için yazılmış en güzel ağıt…

Ne kadınlar gördüm zaten yoktular
Böyle bir sevmek görülmemiştir
Hayır sanmayın ki beni unuttular
Hala arasıra mektupları gelir
Gerçek değildiler birer umuttular
Eski bir şarkı belki bir şiir

O, 1970’li yılların trajik günlerinde aşkı unutmaya zorlanan benim kuşağım için karanlık bir gecede deryanın ötelerinde çakan bir deniz feneri gibiydi…

Bilirdik… Bizim için içi titrerdi… Yoksa, hiçbir slogana dayanmadan bu korkunç endişe ancak bu şekilde yazılabilirdi

boynuna o yeşil fuları sarma çocuk
gece trenlerine binme
kaybolursun
sokaklarda mızıka çalma çocuk
vurulursun

Atilla İlhan… Yaşı cumhuriyetle neredeyse yaşıt, belki de son gerçek Kuvvacı

O’nu kaybetmiş olmak, biliyorum, bu ülke için zamanla hercayi bir rengin solması anlamına gelecek…

O’nun fikir yapılanmasına daha şimdiden doğru değildi falan diyenler, önce, bu ülke için kendilerinin ne ürettiğini çok iyi tartmak zorundalar…

Benim için kaybettiğimiz Gazi Mustafa Kemal’in son neferlerinden biriydi…

İşte… Artık o yok… Bu toprakları bize vatan kılan Kuvvacı ruhuyla artık kimseyi rahatsız edemeyecek… Yaşanılan günlük hengameleri yaşamın gerçeği sanıp, ayakkabılarını başka başkentlerde bağlamayı bir halt sananlar için rahat bir dönem başlamış olabilir…

Ağlamayı unutalı çok yıllar oldu…

Ama biliyorum ki, beynim ağlıyor…