Attilâ İlhan’dan bağımsızlığa aydınlara, geçmişe dair sorular

İlhan, son romanı ‘Gâzi Paşa’da sosyalizm ve aydınlar konularını tartıştırmak için Kurtuluş Savaşı’ndan kesitleri Mustafa Kemal’in özel yaşamıyla paralel olarak anlatıyor

SENNUR SEZER – RADİKAL
6 Ocak 2006

“Bu romanın öne alınmasına sebep olan, Türkiye’nin bir süreden beri 1920 yılının neredeyse diyalektiğine oturması oldu. Türkiye’de yine o zamana benzer şeyler yaşanıyor. Birtakım insanlar var, tamamıyla kendilerini Avrupa’ya, Batı’ya angaje etmiş durumdalar. Ve her şeyi oradan çözmeye çalışıyorlar. Diğer taraftan ise bazı insanlar buna şiddetle karşı çıkıyorlar.” Attilâ İlhan, ‘Aynanın İçindekiler’ dizisinde Nâzım Hikmet’i hapisten kurtarmak için Paris’te girişimlerde bulunan bir avuç Türk öğrenciyi anlatmayı planladığı, ‘Jön Türklerin Sonuncusu’ndan önce Allahın Süngüleri”ni yazışını birçok söyleşide böyle açıklamıştı.

Bir üçleme olarak düşünülen ‘Gazi Paşa’nın ikinci cildi Gazi Paşa/ ‘… ankara’dan uçan kuşlar!…’da okura bugünün Türkiye’si ile ilgili sorular hazırlıyor. Roman, Çerkes Ethem olayının bir başka görüntüsüyle, bir bildiriyle başlıyor: “Çerkes milletinin düvel-i muazzama ve alem-i insaniyyet ve medeniyete umumi beyannamesi”. Yirmi bölgeden yirmi delegenin imzaladığı bildiride, İtilaf devletlerinin azınlık durumundaki ulusların haklarını büyük devletlere kabul ettirmeyi üstlenen ve garanti eden kararlarına dayanarak Çerkezlerin Yunan hükümetine sığındıkları bildirilir. Yorumsuz olarak önemli bölümleri alıntılanan bu bildiriyi Ankara’da yayımlanan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 20 Temmuz 1336 (1920) başyazısı izlemektedir. Adı ‘ulusun egemenliği’ anlamına gelen gazetenin başyazısının Mustafa Kemal’in görüşlerini yansıttığı kuşkusuzdur. Yazıda asıl düşmanın kapitalizm olduğu vurgulanıyor. Bu görüş, romanda yer almasa da, Mustafa Kemal’in ‘kapitalizm ve emperyalizme’ karşı savaşmayı amaçlayan bir ‘mesleğin mensubu’ olduğunu belirten sözlerini anımsatıyor.

Mustafa Kemal ve Bolşevikler
Attilâ İlhan’ın alıntıladığı belgeler romanın belkemiğini oluşturan soruları hazırlıyor: 13 Kasım 1336 (1920) tarihli Hakimiyet-i Milliye’nin Batı’ya karşı isyan bayrağı açılması gerektiğini, Doğu ihtilalinin gerçekleşmesi zamanının geldiğini, bunun için örgütlenilmesini vurgulayan başyazısı. Özellikle “Batı’nın çalışan ama yoksulluk çeken kitlelerinin de çevresinde toplandığı bir siyaset programı”nı konu eden son bölümü Kafkasya’daki İngiliz temsilcisinin Türk Bolşevik planını engellemek için gerekli işgal planları ile ilgili yazısı, -aynı temsilcinin Bolşeviklerle Türklerin arasının Ermeniler yüzünden açılacağı, bu olanaktan yararlanarak iki yanla da ayrı anlaşmalar yapılması, İngiltere’ye hammadde ve yeni pazarlar sağlanması ve Sünnilerle Şiilerin arasındaki anlaşmazlığın çoğaltılması gereğini açıklayan mektubu- İngiliz Yüksek Komiserinin, Bolşevikliğin halkın çoğunluğunun işine geldiği, bunun yaygınlaşmasını engellemek için Mustafa Kemal ile Bolşeviklerin arasını açmak gerektiği ile ilgili raporu…

Attilâ İlhan, pek çok yazısındaki gibi sosyalizm, askerler ve aydınlar konularını tartıştırmak için Kurtuluş Savaşı’ndan kesitleri Mustafa Kemal Paşa’nın özel yaşamıyla ve Nâzım Hikmet’in Anadolu’ya ve Sovyetler’e geçişiyle paralel anlatıyor.
Yorumlar, araştırmaları derinleştirmek, yeni sorular üretmek okurun işi. Çünkü yıllardır yanıtı açıkça verilmeyen Sovyetlerin resmi temsilcisi “Mustafa Suphi ve bir kısmı ordudan ayrılmış arkadaşları”nı kimin, hangi emirle öldürdüğü konusu da romanın bir parçası. Ve bu konudaki yazışmaların bölümleri, yorumsuz biçimde ve (İngilizlerin yazışmaları anımsandıkça) soruları kışkırtarak romanda yer alıyor.

Yazar, Mustafa Kemal’in Sovyetlerle çelişkisinin “istiklâl-i tam” (tam bağımsızlık) prensibinden kaynaklandığının altını kalın bir çizgiyle çiziyor. Ancak, Ankara Hükümeti’nin Sovyetlerle ilişkileri konusunda Allah’ın Süngüleri romanı için Şehnaz Pak’la söyleşisindeki şu bölüm anımsanmalı “1920 Ocak’ındaki durum muhakemesinden sonra ani bir kararla Türkiye’nin sırtını İran’a verip, Kafkas settini yıkmak ister. Bu çerçevede de Bolşeviklerle işbirliğine girer. Millet Meclisi’nin kuruluşundan iki ya da üç gün sonra Sovyetler’e başvurmuş ilişki için. Bu kadar önemli bir dönüm noktası Türkiye ile ilgili bu kitabın içinde anlatılmaya çalışılıyor. Gazi, sağlığında Batı ile hiçbir anlaşma yapmadı.”

Attilâ İlhan’ın ‘Aynanın İçindekiler’ dizisinin başında “anlatılanların gerçek kişiler ve olaylarla hiçbir ilişkisi” olmadığıyla ilgili bir bölüm vardır. ‘Gazi Paşa’ üçlemesi için bu satırların geçerliğini sorduğumda şöyle yanıtlamıştı: “Romandaki kişiler yaşamış olsalar bile benim anlattığım biçimde ve bakış açımla varlar. Bir başka yazar onları başka türlü anlatabilir.” Kaynakları tarayarak yeniden yarattığı bu kişilerin değil, Türk toplumunun bu romanların asıl kahramanı olduğuna inanıyordu.

Yenik kadınlar…
Attilâ İlhan’ın romanlarında en çok Osmanlıca bölümleri eleştiririm. Yazarın buna yanıtı: “Roman bir dil meselesi değil, bir muhteva (içerik) meselesidir.” Oysa onun romanlarını (konuyu ve sonucu bilmemize karşın) akıcı/çekici kılan, şiirli, adeta görsel anlatımı, film sahnelerini, dizileri anımsatan kurgusudur:

“Mustafa Kemal Paşa, yanı başında yâveri Muzaffer bey, seyisin yularından tuttuğu atına, bindi binecek; nedense biraz dalgın, bir kere daha araziye bakıyor: önlerinde uçsuz bucaksız uzanıp giden, yurt toprağı; döndü, bu defa tekrar, kaybolmak üzere olan, güneşe baktı; gözlerinin maviliği , ufkun kızıllığından, yine o ürkütücü eflatuna dönmüştü.

Belki de bu dalgınlıktan, atına binmeye davranınca, ayağı birden üzengiden kaydı; hızını alamayıp kayaların yosunlu sertliği üzerine, yüzüstü düştü: Mustafa Kemal, düştüğü yerde, öylece kalmıştır sanki, kalkamıyor.”

Attilâ İlhan, romanlarında dizilerindeki prensiplerini yineler. Dizinin merakla izlenebilmesi için gerekenin “birden çok kahraman ve birbirleriyle bağıntılı dramlar” olduğunu söylemişti. Ayrıca senaryonun birinci katında seyirciyi hemen kavrayacak heyecan, ikinci katında duygusallık, üçüncü katta parasallık, dördüncü katta ise, “ufku geniş ve bakışı sağlam seyirci için toplumsallıklar” örgütlenmeliydi. Adnan Özyalçıner’le yaptığı bir konuşmasında romanın “içerik” olduğu sözleriyle çelişen şu tanımı da yer alır: “Yazar, romanını yazarken, çokluk, görselliği düşünmez, çabası daha ziyade dili usturuplamak üzerinedir; çoğu halde, ‘kahramanları’ bile, görsel değil -deyim uygun düşerse- dilsel birer gerçektir.”

Gazi Paşa, yarım kalmış bir roman duygusu vermiyor. Ama okur için yine de belli iç kırıklıklarını taşıyor: Bir daha Attilâ İlhan’ı okuyamamak, onun eleştirilere, yeni tartışmalara yol açacak yanıtlarını izleyememek… Bir de romanın toplumumuzu yansıtan en gerçekçi yanı: Savaşı hep kadınların yenik bitirmeleri. Mustafa Kemal’in yaşamındaki tüm kadınların (annesi, Fikriye, Latife) hiçbiri galip değil. Latife Hanım da, Zübeyde Hanım’a armağan ettiği İngiliz lavantasının evlatlığın eliyle misafire sunulduğu sahnede ilk yenilgiyi tadıyor. Bu, Attilâ İlhan’ın aynasıdır. Dilinin ‘şaşaası’ ile dönüp yeniden bakmak isteyeceğiniz bir ayna.

“…biz de çıksak iyi olacak!..” dedi, “…Hoca Anne’nin istirahat vaktidir…”
Zübeyde Hanım’a dönerek: “…hin-i hacette, Fatma’yı yollayın, ben bitişik odadayım, efendim…”
“…Allah razı olsun, Doktor uğlum! Dert görmesin, ellerin!..”
Zübeyde Hanım sonra, Salih Bey’e dönüyor:
“…Salih, beri bak…şüyle yanıma gelesin hele, sana diyeceklerim vardır…”
Fatma dahil, o sırada herkes dışarıya çıkmıştı; Salih Bey, önce durakladı, sonra saygıyla yatağa yaklaşıyor.
Zübeyde Hanım, gözlüklerinin üzerinden, odanın boşalmasını izlemişti; yalnız kaldıklarına kanaat getirir getirmez, bir el işaretiyle Salih Bey’i daha da yakınına çağırdı: alçak sesle, sır tevdi eder gibi:
“…gel şüyle yancağızıma…” dedi, sonra ciddi bir itiraz edasıyla ekledi: “…uğlum Salih, bak ne derim sana: ulmaz bu iş…nâfiledir!..”
Biraz sustu, sonra: “…iyidir, oştur, kişizadedir ama…bu kız, okumuş kız!..” diyerek içini çekti, “…ani, ne demişler… ‘erkeğin okumuşu kadı…kadının okumuşu cadı…'”
“…iyi ama, Hoca Anne?!.”
Zübeyde Hanım kestirip atıyor: “…ana kısmısı, gönül gözüyle görür…öyle görürüm ben de… Bu kız Mustafa’yı…benim çakır Mustafa’mı değil…Mustafa Kemal Paşa’yı ister…mal mülk ister gibi…”
Yine biraz susuyor, başını iki yana sallayarak: “…yok yok…ulmaz bu iş…nâfiledir…yazasın Mustafa’ma…bildiresin…”
Kabul salonunda Latife, telefonun bulunduğu sehpanın, yanındaki koltuğa oturmuş; bir elinde kulağında tuttuğu ahize, öbüründe mikrofonu; canı sıkılmış, kırgın, gizlice asabi, annesine yakınıyor.

Radikal Gazetesi İnternet Baskısı