Attilâ İlhan’ın çırağı üniversiteli genç kız

“Dünyanının en büyük mucizesi, çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır. Bunun dışındaki bütün öbür mucizelerse ancak kutsal kitaplarda mevcuttur,” diye yazmıştım, “Şiirin Kız Kardeşi Öykü” adlı kitabımın girişine. Bana bu epigramı nereden aldığımı soranlar olduğu gibi, teşekkür mektubu yazan pek çok öğretmen de oldu. Doğrusu ben buradaki “öğretmeni” i okuldaki öğretmenleri düşünerek yazmamıştım. Benimkisi gemisini kullanmayı bilmediği için kayalara çarpıp parçalanma olasılığı yüksek o ilk gençlik çağlarında gereksinilen bir deniz feneri, bir rol-modeli, bir usta, guru, yol gösterici metaforuydu, bir mecazdı daha çok. Keşke böyle bir okul öğretmenine lisede öğrenciyken rastlasak… Ama bu kalibrede bir öğretmen yetiştirmenin maliyeti her ülkede yüksektir ve bu nedenle onlar az bulunurlar. Türkiye özelindeyse, 1980 sonrası kendi güzel öğretmenlerimize reva gördüğümüz maddi ve manevi yoksulluklar kadar siyasi baskılardan sonra, bu mesleğin artık büyüsü bozulmuştur. Hem mucizeye neden olan da biraz bu “usta kaptan ve kaptaniçeler” in az yetişmesinden kaynaklanan olasılık hesabının altında yatmaktadır.

Yukarıdaki cümleyi 2003 yılında yazarken ben kendi adıma Attilâ İlhan’ı düşünmüştüm, o sırada kendisi hayattaydı ama bunu aramızda hiç konuşmadık; artık biliyordu.

İnsan hayal kırıklıklarıyla örselenmeden önceki o çok gençlik çağlarında başka insanları tutkuyla sevebiliyor, inançla bağlanabiliyor. Başına gelecek bütün kaza, belâ ve örselenmelere de zaten bu tutkusallık, inanç ve saflık yol açıyor, ama gençliğimizi de güzel kılan bu değilse nedir? Bunları yaşamadan yaşlananların çevrelerine zehir saçarak öfke ve nefretle bu dünyadan gittiklerine bakılırsa; Ey gençler, tutkuyla sevmeye, inançla bağlanmaya sonra da kafanızı gözünüzü yarmaya devam edin! Nasılsa bir kez genç olunuyor bu hayatta, derim. İşte on sekiz yaşında, tam da bahsettiğim bu duygu durumu mevsiminde, dünya daha insancıl ve eşit bir düzene evrilsin diye kolları sıvamış, bilim ve edebiyatta iddialı, kısa saçlı, kocaman küpeli, parkalı ve botlu bir genç kız, içinde elyazısı onlarca öyküsünün bulunduğu bir dosyayla o zamanlar ününün doruğunda, üzerinde hâlâ biraz Paris’in sisleri kalmış, dönemin yükselen “köylülük” değerine en “şehirli” şiirlerle kafa tutabilen, yakışıklı şair ve romancı Attilâ İlhan’ın Bilgi Yayınevi’nde editörlük yaptığı odasına girivermişti. Sonra o küçük editör odasında kendisi gibi onlarca edebiyat meraklısı gencin şimdi düşündükçe içim daraltacak kadar derin cehalet kokan soru ve yorumlarını bıkmadan usanmadan katlanan, hayat ve edebiyat alanında temel düzeyde bir okul gibi üretim yapan Attilâ İlhan’a her şeyden çok bizleri adam yerine koyduğu ve internetsiz, e-postasız, uydu TV’siz o yıllarda Türkiye’de çok az insanın ulaşabildiği Batı ve Doğu kaynaklı büyük yazar, felsefeci ve sinemacıyı bizlere tanıttığı için hâlâ şükran duyarım. Bu yüzden onunla ilk karşılaşma ânımı neredeyse bir ilk aşk ânı kadar sevgi ve netlikle hâlâ anımsarım. “Gümüş Yaz” kitabımda o ânı şöyle anlatmıştım:

HOŞ GELDİNİZ ÇOCUKLAR!
“Tunalı Hilmi Caddesi’nde bir bodrum katı. Elimde elyazması on beş-yirmi hikayem, yanımda erkek arkadaşım. İçeri girdik ama ben çekiniyordum. Ne diyeceğim koskoca şaire şimdi? Kapı açık. O bizi görmüyor ben onu görüyorum. Kısa bir bekleme anından sonra erkek arkadaşım beni içeri doğru itti. Attilâ İlhan kafasını kaldırdı, beni gördü: ‘Aaa Ümit, hoş geldin çocuğum!’ dedi. Bundan sonra da ölene kadar bana hep ‘çocuğum’ diye hitap etti. Bu sözü yalnız odasına değil, edebiyat dünyasına da bir hoş kabul anısıdır benim için. Ümit de meğer ‘Sırtlan Payı’ ndaki asıl karakter kızmış, sonradan öğreniyorum. Sonraki yıllar pek çok edebiyat meraklısı genç gibi ben de sık sık oraya uğrayacak, hem Attilâ İlhan’dan hem de oraya gelen başka yazarlardan edebiyat soluklanacaktım. Bir çeşit gönüllü atölye çalışmasıydı o büroda yapılan iş. Başkalarını bilemem ama Attilâ İlhan bana karşı yapıcı ve teşvik edici davrandı. Usta bir şairin, o yaşta bir gence ‘Sende edebiyat kumaşı var’ demesi nasıl önemlidir ve ne çok iyi gelir.(…) O yıllarda Attilâ İlhan ‘Türk edebiyatında umut veren yazarlar’ dizisini hazırlıyordu. Pınar Kür, Nazlı Eray, Ayşe Kilimci ilk kitaplarını orada yayımladılar. Ben de ilk kitabımla o ilk kitaplar listesine girecekken; dünyaya açılma, o hani büyük büyük (!) serüvenler ve aşklar yaşamak vaktim gelmişti. İşte o zaman yola çıktım, hâlâ da yoldayım. Tabii ben yola çıkınca benim ilk kitap gecikti, yani ilk kitabım Bilgi’ den çıkmadı çıkmadı.”

Attilâ İlhan Türk Edebiyatı’na (isteyenin beğenip, istemeyenin beğenmeyeceği) onlarca kitap, yüzlerce makale ve şiir bırakmış, armağan etmiştir. Bunları elbette en acımasız eleştirmen olan ZAMAN değerlendirecek, benim beğenimse öznel kalacaktır. Onunla son yıllarda siyasette pek uzlaşamıyorduk. Ancak burada onun benden önce ve sonraki kuşaklarda sanata ve edebiyata meraklı çocuklara zaman ayırıp, değer vermesinin, yetenek ve bilgi kadar usta-çırak eğitiminin de manalı olduğu yazarlık serüveninde önemli, çok önemli bir iş olduğunun altını çizmek istiyorum. Zannımca bugün eksik olan bu! Kendimce, zamanım ve sabrım elverdiğince yetenekli genç yazar adaylarına şimdi ben de el vermeye çalışıyorum, “Selin ve Cem’le Yolculuklar” adlı gençlik el kitabını da bu amaçla yazdım. Ancak 21.yy’ın yazar olmak isteyen genci –istisnalar hariç- başka iyi yazarları okumadan kendisinin mümkünse en kısa zamanda günümüzün en ünlü ve zengin yazarı olma peşinde koşuyor. Evet, güncel sanat ve siyaset ortamı onu böyle davranmaya zorluyor olabilir, ancak bir yıl sonra da formu değişse bile insanın nasıl su içmek ihtiyacı daima geçerli olacaksa, edebiyatın da iyi hikayecilik, yaratıcılık ve birikim kıstasları, formu değişse de aynen kalacaktır, diye umuyorum. Yoksa Attilâ İlhan’ın dediği gibi, “Yazarlık tek atımlık kurşunu olanların işi değildir!” Şimdi artık meraklı gençler internetten iyi yazarları, edebiyat tartışmalarını izleyebilir, uzak kültürlerin kokularını alabilirler ama bunlar hâlâ bir edebiyat pusulasının yerini tutar mı, tutarsa ne kadar tutar, bunu edebiyatımızın gelecek kuşak ürünlerine bakarak göreceğiz. Bana gelince, Attilâ İlhan’ın bana çok gençken verdiği edebi değere dair güzel anılar ömrümün sonuna kadar benimle yaşayacaktır, zaten kendisi de “Kumsal Ada-Mavi Tuna” romanımı ona ithaf ettiğimi gördüğünde bunu anlamıştı. Gerisi de tarihtir.

Vatan Kitap / 15.01.2009