Attilâ İlhan’ın mecburu?

Hakkı Devrim

Tek başına ve ne kadar geniş kapsamlı bir adam, diye düşündüğünüz oldu mu Attilâ İlhan’ı. Her şeyden önce bir şair sayıldı. Ama ben romanlarını ve denemelerini de severek, beğenerek, çok faydalanarak okuyanlardanım.
Dün, ne tuhaf, seksen yaşında bir adamın ölüm ihtimalinin zihnimde hiç yeri olmadığını fark ettim. Oysa ölüm haberlerinde parantez arası verilen yaş sayılarının 70 ile 80 arasında ısrar ettiğini elbette görüyorum.
Seksen yaşındaydı, diyorlar. Attilâ İlhan için bu altmış yıllık şöhret demekti aynı zamanda. Onun adını ilk duyduğumda, 17 yaşında bir lise öğrencisiydim. O da 21’indeydi henüz, 1946’da. Benden dört beş yaş büyük birinin, Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması’nda, birinci Cahit Sıtkı Tarancı ile üçüncü Fazıl Hüsnü Dağlarca arasında yer alarak ikinci olması, bizim 6 Edebiyat B sınıfının talebeleri arasında bile bir hadise oldu.
Cahit Sıtkı’nın Ömrümde Sükût’u 1933’te, Otuz Beş Yaş’ı (Bu, ikinci kitabının da adıydı) o yıl, yani 1946’da yayımlanmış; Fazıl Hüsnü’nün Havaya Çizilen Dünya’sı (1935) ile Çocuk ve Allah’ı (1940) ellerden düşmüyor… Peki, bu Attilâ İlhan da kimdi?
– Adını daha önce duymuş olan var mı yahu bu çocuğun?
Bir iki yere takma adla şiirler göndermiş; ama hayır, o ödülü kazandığı gün benim edebiyat meraklısı arkadaşlarım arasında Attilâ İlhan adını daha önce işitmiş bir kişi bile yoktu.
*
Dün, Türkiye ayağa kalkıp, mahcubiyetten nemlenmiş gözlerle ona selam durdu. Biraz da utancın, kıymet bilmezlikten duyulan acının yaşlarıdır bu…
Ben haberi CNN Türk’te takip ettim. (Doğan Hızlan ve Tuğrul Eryılmaz’la konuşan Çiğdem Anat’ın, Attilâ İlhan’ı bilirliğinden gurur duydum, arada bunu da söyleyeyim.) Bütün televizyonlar bu ölümden, gidenin kim olduğunu bilerek söz etmiştir, bundan da eminim.
İşte bugünün gazeteleri önümüzde. Ona verdiğimiz değeri, ona duyduğumuz sevgiyi ve hayranlığı yıllardır size hiç hissettirmemiş oluşumuzu, biraz da hayretle karşılamadınız mı?
Biz böyleyiz!
Attilâ İlhan da, saygı duruşunda sesimi yükseltmeden söyleyeyim, ceviz içine benzerdi biraz, o çok sağlam kabuğuyla.
Ben sana mecburum, bilemezsin… der ya bir şiirinde. «Kim o sana dediği» diye sorar, cevabını gene ben kendim veririm:
– Kim olacak, kendisi!