“…Başka Ülkeye Göçmek!..”

Geçen gün telefon, delikanlının biri, Türkiye ‘de kısa sürede bir ‘intibah’ hasıl olmazsa, çoluğunu çocuğunu alıp, insana yeni yükselme ufukları va’deden Güney Afrika Cumhuriyeti ‘ne gideceğini haber veriyordu; çünkü yeni moda bu, Güney Afrika ‘ya yerleşmek! Daha önce bu ülke Kanada idi, orasını uçsuz bucaksız toprakları ve az nüfusu ile geniş bir imkânlar ülkesi olarak görüyorlardı; Kanada hükümeti de, yetişmiş ‘beyinlerimizi’ , ülkesine çekmek için, elinden geleni ardına koymuyordu.

Başka ülkede yeni bir hayat aramak, yoksullar arasında daima geçerli bir hayat geliştirme biçimidir; ama, belirli bir kültür seviyesindeki, kafası işleyen, meslek ve gelecek sahibi gençlerin, başka ülkelere gitmesi, bundan çok farklı; öncekine 60’lı yıllardaki Almanya göçünü örnek verebiliriz; ya da Doğu ülkelerinden, yeni Rus göçünü; oysa bizimki gelişmiş beyinlerin dış göçüdür ki, açıkça bu gençler nezdinde Türkiye ‘nin itibarının, iki paralık olduğunu gösterir. Var mıdır böyle bir şey?

Olmaz olur mu?

Bazı yazarlarımız bunu, -çok eskiden- tespit etmişlerdir, bunlardan birisinin düşüncelerini daha geçen gün aktarmıştım (bkz. Cumhuriyet , 6 Haziran 04), Türk aydınlarının, Batı ‘ya büyük hayranlığının altını çiziyor, Doğu ‘yla ilgilenmenin zül olarak görüldüğünü, ayrıca Batı ‘dan ürküldüğünü belirtiyordu; bir başkası ise, gelişmenin taklitçilik sanıldığını, taklidin huy haline geldiğini söyleyip, neticede onlara benzemek isteyerek, kimlik ve kişiliğimizi kaybettiğimizi tespit ediyor; günümüzde yaşanan durum, bundan iyi saptanamaz.

Gerçekte bu yazarlardan ilki Yusuf Akçura , ikincisi Said Halim Paşa , yazıların ilki 1911 ‘de, ikincisi 1917 ‘de yazılmış; bu da gösteriyor ki, Türk aydınlarının, Batı hayranlığı, başka ülkeleri taklit etmek, oralara gitmek merakı hayli eskidir. O kadar böyledir ki bu, batmadan önce, ülkeyi kurtarmak isteyen Osmanlı aydınları da çareyi Batı ülkelerinde arıyor, oralara gidip, dışardan ülkeyi kurtarmaya çalışıyorlardı, bunun sonucu ne olmuştur hep biliyoruz: Sevres Muâhedesi .

Bir ara kitapların birinde, bir tanıdığımdan bahsetmiştim; bu kişi, ülkemizde en yenilikçi, en ilerici saydığımız tiplerden birisiydi; ve en belirgin nitelikleri, şöyle sıralanabilirdi:

a/ Batı kültürüne hayrandı, bu kültüre vakıf olmuştu, iyi biliyor, bir Batılıyla, onun dilinde, onun gibi konuşabiliyordu. O müziği dinlemekten hoşlanır, onların ressamlarından tablolar toplar, o ülkelerin insanlarından dostlar seçerdi.

b/ Batılılarla işbirliği içindeydi, onların şirketlerinden hisse almış, kendi şirketlerinden onlara hisse satmıştı, ortaktı yani, çıkarları Batılı çıkarlarıyla birleşmişti.

c/ O kadar onlara benzemişti ki, sonunda onlardan bir kızla evlenmiş, daha sonra da gidip, o ülkelerden birisine yerleşmişti; artık, asıl ülkesinin hangisi olduğunu kestiremiyordu.

Kitapta, bu tanımın bizdeki ilerici tanımına uyduğunu söylüyor, fakat aslında tanıdığım kişinin bir Türk olmadığını, ülkemizdeki lövantenlerden ya da gayrimüslim yurttaşlardan birisi olduğuna işaret ediyordum. Zamanla biz Tanzimat ‘tan beri süren bir alışkanlıkla Batılı ‘ya özeni onu taklide götürüyor, ulusal niteliklerimizi kaybediyoruz, yani demek istediğim bu!

‘…Kötü bir örnek!..’

G ünün birinde, bir telefon, hem de yabancı bir ülkeden! Türkçe olarak bir ses, kitabımda bahsedilen o kişinin, tam da kendisi olduğunu söyledi, sonra da sık sık arayarak, ek bilgiler verdi, Türkiye ‘de doğmuş büyümüş, bir misyoner okulunda, ecnebi kültür alarak yetişmişti; sonra müziğine, edebiyatına, kültürüne hayran olduğu o ülkeye gitmiş, orada evlenip çoluğa çocuğa karışmıştı, hanidir orada yaşıyor; adını filan da değiştirmiş!..

Düşünebiliyor musunuz, benim, Yeni Tanzimatçılık deyip durduğum, Batı hayranlığı, Batı’ya gitmek, oraya yerleşmek fikri, insanı nerelere sürükleyebiliyor. Bu aslında tek sebepten doğmaktadır, onu da biliyorsunuz: Kültürsüzleşme… Eğer bir millet çağdaşlaşacağına, Batılı bir kültüre kapılanırsa, sonuç bu olur; bunun gerisinde, eğitim ve öğretim sisteminin, ecnebi kültürü, kendi kültürü yerine benimsemesi yatıyor; üçüncü ülkeyi kültürsüzleştiren, aydınlarını kendi kültürüyle yetiştiren, gelişmiş ülke; zamanla onları, mıknatıs gibi çekmekte, ülkelerinden kopmalarına, ona yabancılaşmalarına neden olmaktadır. Buradan bakılınca, Türkiye ‘de olayın Cumhuriyet ‘le kurtuluş rayına girdiğini, ancak Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın delinmesiyle, yani öğretim ve eğitimin çeşitlenme bahanesi altında yabancılaşmasıyla tekrar bozulduğu görülür. Yetişen çocuk, zamanla ecnebi bir kültürün adamı olmakta, kendi halkına yabancılaşmaktadır, memleketi ikinci plana düşer, egosu ön plana çıkar; o da ülkesini bırakır ecnebiye gider.

Oysa biliyorsunuz, Müdafaa-i Hukuk doktrini , başından itibaren bunun tam tersini saptamış ve uygulamıştır: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları ve kurtarıcıları, Tanzimatçı Genç Osmanlılar ya da Meşrutiyetçi Jöntürkler gibi, ülkeyi kurtarmak için Batı’ya değil, Doğu’ya, Anadolu’ya gitmişlerdi: Kurtuluş ve kimlik oradaydı çünkü…

Cumhuriyet, 18.06.2004