“…Bir ´Parantez´ Daha!..”

(Çağrışım/2. ”…o yazlar, Gümüldür yazları! Demokrat İzmir yılları: Henüz evlenmişim, tatilde ‘Paşamotel’ e gidiyoruz; tercih sebebi Nedim Ağbiy (Çapman), orayı o işletiyor; özelliği belki münhasıran benim için bir özellik, hatta tercih sebebi: 40 Karanlığı ‘nda o, başka bir adla da olsa, (galiba Âli Tomrukçu) ’48 Şair’ başlıklı bir şiir antolojisi yayımlamış; (buraya dikkat) her türlü belayı göze alarak. O antolojiye ‘toplumcu’ şairlerden de şiirler koyabilmişti: meselâ Nâzım Hikmet, meselâ, H.İ. Dinamo ! Bunun ne anlama geldiğini, günümüzün kaba kâğıt aydınları anlayamaz!

Tatil köyü değil mi, her türlü yabancı geliyor; elbet Fransızlar da; son Paris ‘ten döneli kaç yıl olmuş ki, arada sohbet ediyoruz; adını unuttuğum sakallı, bağa gözlüklü biri vardı, edebiyat meraklısı; Paris ‘te tanıdığı bir Türk yazarından söz etti, onu, neyle övüyordu biliyor musunuz, Fransız edebiyatını ‘iliklerine kadar’ bilmekle; yani o kimse, Fransız XV. yy. şairlerinden François Villon ‘u, Charles d’Orleans ‘ı bilmekle kalmıyor, bazı ballad’larını, ezbere okuyormuş! Güldüğümü fark edince sormuştu: ”-…gülünç olan nedir?..”

Sıradan bir cevapla, geçiştirmiştim; oysa bütün gece plajda, kendi kendime tartıştığım cevap başkaydı: o ‘ilerici’ ve ‘değerli’ Türk aydını, şiire bu kadar düşkündü de; acaba, klasik Türk/İslam büyüklerinden, o dönemde yaşamış kaç şair ya da âlim sayabilirdi. Cevabı biliyorsunuz: Belki hiç! Bu kara cehaletin mazereti hazır, o ‘aydınlık’çıdır, ‘maziyle’ ilgilenmez, gözü ‘gelişmiş’ Batılı ülkelerin yüksek değerlerinde, vs. vs…)

Doğru var ‘doğrucuklar’ var…

(Tesbit/23. …Türkiye Cumhuriyeti ‘nin en büyük talihsizliği, elinin altında hazır, ‘inkılâpçı’ bir ‘aydın kadrosunun’ olmayışı mıdır? Falih Rıfkı Bey’in (Atay) Gâzi ‘nin bir inkılâpçı olarak yalnızlığını anlatan, o müthiş yazısını aktarmıştım. Gâzi yalnızdı, çevresindekilerin çoğu onu anlamıyordu, ne yapmak istiyor, kestiremiyorlar; zira onlar İsmet Paşa gibi! , ‘ileri tanzimatçı’ lardır, Osmanlı ‘nın son dönemindeki ‘inkılâpçı gelişme aşamalarını’ sorunuz, cevabı şudur: ‘Mutlakiyet, Meşrutiyet, Cumhuriyet!’ En ‘aydın’ geçinenlerine bile; sonuncu aşamanın, öncekilerin devamı değil, karşıtı olduğunu anlatamazsınız.

‘Aydınlık Felsefesi Rasyonalizm’ ve onun ‘üstyapısı’) gelişmiş dediğimiz (emperyalist) Batılı ülkeler için bir sıçrama, önemli bir aşamadır; ama, onlar için; eğer onların telkini ya da baskısıyla, sizi böyle bir aşamaya itiyorlarsa, ülkenizde geliştireceğiniz ‘ilericiliğin’ hiçbir anlamı olmaz; daha doğrusu vahim bir anlamı olur, ‘aydınlarınız’, ülkenin gelişmesi ve geleceği için birer ‘ulusal’ kılavuz değil, ‘komprador ilericiliğinin’, -yani ecnebi kültürünün- Türkiye temsilcisi olurlar; bu da şu anlama gelir, geçmiş kültürlerini yerecek, hatta unutacak; yerine ecnebinin kültürünü koyacaklardır.

Durum değişti mi? Hiç sanmıyorum! En aklı başında sandığınız ‘ilerici’ yazar, ‘aydınlanma’ yı öne çıkarıp, ülkenin geçmişini ‘gericilik’ diye karaladı mı, tarihi misyonunu yerine getirdiğini sanıyor. Acaba öyle mi? Öyleyse, niye aynı şeyi, kendine örnek aldığı ‘aydınlanmış’ Batılı ülkeler yapmıyorlar? Niye Fransa ‘da XV. yy. şairleri, ya da XVI. yy. ‘mütefekkirleri’ , -Katoliğin domuzu da olsa- hatırlanıyor da; senin ülkende sen, İmam Gazâli ‘den, Nâsırüddin-i Tûsi ‘den, Ahmet Yesevî ‘den; ya da Kâtip

Çelebi ve Pirî Reis ‘ten, bahsedersen, ‘gerici’ oluyorsun?)

‘Aydınlıgı savunmak’ yeterli mi?

(Tesbit/24. …klasik şemaya göre gelişmiş Batılı ülkede, aydının ‘aydınlıkçı’ olması yeterlidir; çünkü kültürü başka, ecnebi ve emperyalist bir kültürün tehdidi altında değildir; bu bakımdan, ümmet kültürünü eleştirerek değerlendirir, kendi kültürünü göklere çıkarır; o kadar ki, aynı zamanda emperyalist olduğu için, bu kültürü, başka halklara dayatmaya kalkışır.

Oysa, bizim gibi, imparatorluğunun son bir iki yüzyılı, yarı sömürge yaşanmış, kültürü ileri aşama diye, köklerinden koparılıp, emperyalistin kültürüne bağlanmış ülkelerde, durum farklı: onlarda anti/emperyalist olmak diye bir sorun yok, çünkü kendisi emperyalist, bu bir; laikliği de, zamanla ‘zararsız’ bir hale dönüştürmüş; oysa sen böyle bir riske girersen, hem ulusal kültüründen olursun, hem de kültürüne bağlandığın ülkenin sömürgesi! Mustafa Kemal Paşa, bunu bildiği, en azından sezdiği içindir ki, anti/Emperyalizm’i inkılâbının en önemli ilkesi saymıştır; ‘hürriyet ve istiklâl-i tam’ ne demek, tastamam bu!..

Onun talihsizliği, uygulamaya geçince meydana çıkıyor.)

Gâzi’nin asla affetmedigi…

(Çağrışım/3. …galiba anlatmıştım, Mecelle ‘nin yerine, ulusal bir medeni kanun hazırlamalarını istediği, bunun için üç yıl da mühlet verdiği, Cumhuriyet’in(!) hukukçuları, üç yıl sonra ona, ‘İsviçre Kanun-u Medeni’sini çevirmeyi önermişlerdir : kafaları bu mertebe ‘ileri Tanzimatçı’, yani sömürgeleşmiş!

I. Türk Tarih Kongresi ‘nde, Yusuf Akçura -ki en büyüklerimizdendir- üç gün boyunca okuduğu söylevinde, genç cumhuriyet tarihçilerinin neyini eleştirir bilir misiniz? Avrupa Tarihini, -çocuklarımıza okutacağımız ulusal tarihimizi bile- Batılı yazarların kitaplarından kopya çekip aktarmış olmamızı! Halbuki Türk aydını, hanidir kendisini ‘ilerici’ ve ‘inkılapçı’ saymaktadır; bunu iki şeye dayandırıyor, laikliğe ve Batı kültürünün üstyapısına sahip çıkmasına, -giyim kuşamdan süse püse, edebiyattan musikiye vs.- onu ‘taklit etmesine’ ! Buna kargalar bile güler: Zira bu özellik, Batı’nın yüzyıllardır sömürge olarak kullandığı ülkelerde, eliyle yetiştirdiği ‘komprador’ aydınlara ‘yakıştırdığı’ özelliktir.

Onun içindir ki Gâzi, inkılâb ‘ın temeline anti/Emperyalizm’i (İstiklâl-i tam ve Hürriyet’i) koymuştu; onun içindir ki, ülkesinin tarihine de, geleneğine göreneğine de, sahip çıkıyor; inkılâp bahsinde, şiddete gitmiyordu: Peki, ‘asılanlar’ diyeceksiniz? Hele diplerini biraz kurcalayın, din namına, ırk namına, hürriyet namına savaşır görünseler de, arkalarında mutlaka ’emperyalist’ bir devlet, bir ‘dürtücü’ mevcuttu.

Gâzi’nin asla affetmediği de budur.)

Cumhuriyet, 31.08.2005