“…´Boyunlarında İpleriyle Gittiler´…”

(…hiç şüphem yok, okuyunca çoğunuz şaşıracaksınız; kiminiz, derin düşüncelere dalacak; bazılarınız, belki de kızacak ama olsun; şimdi şu satırlara bir bakar mısınız?)

”…Allah birdir, büyüktür: adât-ı ilâhiyenin icâbâtına bakarak diyebiliriz ki, insanlar iki sınıfta, iki devirde mütâlâa olunabilir. İlk devir insâniyetin sebâvet ve şehâbet devridir; ikinci devir, beşeriyetin rüşd devridir. Beşeriyetin birinci devrinde o, tıpkı bir çocuk gibi, bir genç gibi yakından, maddi vasıtalarla kendisiyle iştigâl edilmesini istilzâm eder. Allah, kullarına lâzım olan nokta-i tekâmüle vüsûluna kadar, onların içinden ( seçilmiş ) vasıtalarla dahi, kullarıyla iştigâli lâzime-i ulûhiyetten addetmiştir…”

(…hayrola, nedir bu? Vaaz mı dinliyoruz, yoksa hutbe mi? Kimdir konuşan? Hutbe dedim de, ister misiniz o konuda da, iki üç satır dinleyelim?..)

”…hutbe demek nâ’sa hitâb etmek, yâni söz söylemek demektir. Hutbe’nin manâsı budur. Hutbe denildiği zaman, bundan birtakım mefhum ve manalar istihraç edilmemelidir. Hutbe’yi irat eden hatiptir, yâni söz söyleyen demektir; biliyoruz ki Hazret-i Peygamber, zaman-ı saadetlerinde hutbeyi kendileri irat ederlerdi…”

(…şimdi sıkı durun, bu sözleri Mustafa Kemal Paşa söylemiştir; 20 ‘li yıllarda halkla yaptığı uzun söyleşilerde, din bahsi açılınca söyledikleri arasından seçtim. Daha ilk bakışta Gâzi ‘nin ‘inanç’ konusuna, hem son derece bilgili, -dolayısıyla ‘bilinçli’ -; hem de son derece saygılı yaklaştığı hissediliyor. Sonraları ‘seçkin alafrangalık’ ta moda hükmüne giren, nobran ya da küçümser ifâde, onun üslubunda yoktur. Yoksa bu yüzden mi Mustafa Kemal ‘in ‘fikriyatı’ , efâtını müteâkip yıllar boyu gündemden düşmüş; yazdıkları söyledikleri dikkatle derlenip bir edition critique halinde yayımlanmamıştır?)

Mustafa Kemal’e sansür

Müdafaa-i Hukuk yolculuğunu, Gâzi, Cumhuriyet ‘e doğru uzatırken, halkla uzun uzun konuşmuştur. ( ‘Meşveret’ ); o nesillerden, üstelik son derece mütecessis bir öğrenci olan ben, bu söyleşilerden de, onların ‘muhtevasından’ da, ancak 1957 yazında haberdar olabildim; Erzincan ‘da askerdim ya, ‘Kurtlar Sofrası’ için Enver Ziya Bey ‘in (Karal) , ‘Atatürk’ün Düşünceleri’ ni inceliyordum.

Yıllar sonra (1993) ilk sayfasında ‘sansürsüz ilk tam metin’ kaydıyla yayımlanan, ‘Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923’ adlı kitabın önsözünde, Doğu Perinçek bakar mısınız ne diyor:

”…Gâzi Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur; ne var ki o bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin sansüründen kurtulamamıştır. Bu kitapta Mustafa Kemal’in yıllarca makaslanan üç önemli konuşmasını bulacaksınız. Cumhuriyet’in kuruluş yılı olan 1923’ün Ocak ayının ortalarında Batı Anadolu’da yapılan bu konuşmalar şunlardır: 1/ Eskişehir Konuşması, 15 Ocak 1923; 2/ İzmit Basın Toplantısı, 16-17 Ocak 1923 gecesi; 3/ İzmit Konuşması, 19 Ocak 1923.

”…1987 yılı Ağustos ayına kadar, daha önce üç defa yayımlanmış olan bu konuşmaların, gerçeğe uygunluğunu denetleme olanağı yoktu; Mustafa Kemal’in Eskişehir ve İzmit Konuşmaları’nın tutanaklarının asılları Anıtkabir Arşivi’nde idi; Genelkurmay ve Türk Tarih Kurumu Arşivleri’nde ise, tutanakların fotokopileri bulunuyordu; ne var ki hem asılları, hem fotokopileri, bir sır gibi gizleniyor; araştırmacıların incelemesine açılmıyordu…” (Mustafa Kemal, ‘Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923’ , Kaynak Yayınları, s. 9, 10 – 1993)

Bu üç konuşma, iri bir kitapta, iri olmayan ‘hurufat’ la, yüz yirmi sayfa civarında bir hacim tutmaktadır; halk -ve gazeteciler- sormuş, Gâzi cevap vermiş; değinmedikleri sorun, tartışmadıkları konu yok gibi bir şey; ve siz, bu çalışma gün ışığına kavuşuncaya kadar, o konuşmaların ancak çok az bir kısmını, ‘Söylev ve Demeçleri’ ndeki kısa özetlerinden yarım yırtık okuyabiliyorsunuz. Mustafa Kemal aydınlığa kavuşturulmalıdır diye, yıllardır söyler dururum; hem de her konuda; en çok da ‘Tam Bağımsızlık’, Savunma, Kültür (Öğretim) ve Ekonomi’nin ‘ulusallığı’ konusunda; Lâiklik/Dinsellik konusunda, vs.

O ‘garip işbirliği’…

Anadolu ‘ya intikal eden, o ilk Kuva-yı Milliyeciler ‘den söz açılmıştı da, babam bir keresinde, ‘Boyunlarında ipleriyle gittiler’ demişti. Haksız mıdır? Yunan tayyareleri, Dürrüzade ‘nin ‘idam fetvaları’ nı, Anadolu ‘ya yağdırıyordu; malûm ve meşhur ‘İngilizi Muhipleri’ nin başı ve ‘ruhu’ , Sait ‘Molla’ ydı; Ankara ‘yı kanla boğmayı hedefleyen o ‘isyanlar’ yok mu, hangi rapora göz atsanız, ‘müşevvik’ hanesinde, aynı iki kelimeyi okursunuz: ‘Şeriat’ ve ‘İngiltere’ ! Bu garip ‘işbirliği’ , Cumhuriyet’ten sonra da (Şeyh Sait, Nastûrîler, Kubilay Hadisesi vs.) devam edince, Gâzi ‘irtica’ ile ‘mütedeyyin olmayı’ bu kıstasla ayırmıştır: ‘Mürteci’ (irtica), vatan ve millete karşı, ‘gâvur’la iş ve çıkar birliği yapan idi; mütedeyyin (dindar) ise…

O bahsi ayrıca konuşmaz mıyız?

Cumhuriyet, 14.04.2004