Büstünü kendi diken Attilâ

Zeki Coşkun

Londra’da yaşayan bir dostum, Türk TV kanallarından birinde Attilâ İlhan’ın ‘Aysel Git Başımdan’ şiiri okununca gençliğimize gittiğini, burnunun direğinin sızladığını yazmıştı 10 gün kadar önce. Öğrencilik yıllarımızın o tek odalı sığınak evinde Aysel’ler, Müjgan’lar, Suna Su’lar, kan içinde yatan Jesabel’ler, Pia’lar, Üçüncü Şahıs’lar, yakası karanfilli ibneler, Ömer Haybo’lar Claude diye bir Ülke’ler yan yana, iç içe, peş peşe dans ederdi.

15-20 yaşımın şairiydi Attilâ İlhan. Yine aynı dönemim için Batı’dan Sol’a, Seks’ten Atatürk’e uzanan ‘Hangi’leriyle soru soran aykırı adamı. Nihayet, ‘Sokaktaki Adam’dan, ‘Zenciler Birbirine Benzemez’den başlayıp ‘Kurtlar Sofrası’ndan geçerek Aynanın İçindekiler’e uğrayıp, ‘Fena Halde Leman’dan ‘Haco Hanım Vay’a uzanan romanların yazarı.

Galiba gençliğimin şairini, romancı Attilâ İlhan bitirdi.

Şiirindeki o kozmopolit ve içli, sorularındaki marjlarda dolaşan külyutmaz, atak, alafaranga-alaturka karışımı, özgüven dolu o yüksek ses orada, romanlarında da vardı. Üstelik, yazıldıkları dönem için Türk romanında pek olmayan ‘numara’lar da vardı romanlarda. Sinemadan ithal paralel kurgular, geri dönüşler, gerçek ve kurgusal belgeler falan…

Ama bu artılarına karşın romancı Attilâ İlhan, bir bakıma kendi büyüsünü bozuyordu. En azından benim için. Şiirde imgelerle sarmalanan, denemelerde tartışmanın/polemiğin içinde ‘müzakereci’ konumuyla bağımsızlık, özgünlük ve özgürlük taşıyan ses de, onun sahibi de romanda ‘bilen-anlatan-öğreten adam’a dönüyordu. (Bu son söylediğim özellikle ‘Aynanın İçindekiler’ dizisinde çok belirgindir.) Kullanılan bütün yeni ve farklı tekniklere, çizilen onca ‘tuhaf-çapraşık-derin’ gibi görünen yaşantı ve karakterlere karşın sonuçta tek bir ses, tek bir söz ve tek bir kimlik çıkar karşınıza: Yazarınki.

Sahibinin sesini ve sözünü taşıyan, dolayısıyla kuklalaş(tırıl)an kimlikler, onlara biçilen yaşantılar, ne denli özenilip bezenilse de romanda sırıtır. Attilâ İlhan’ın romanları, en düz anlamıyla ‘tezli roman’lardır. O tez de, bütün her türden mevcut ortodoksiye aykırı sorulara, imgelere, yaşantılara vd vd.’lerine karşın, hatta onlarla beraber, egemen ideolojinin içindedir, oradan yana çalışır.

İşin tuhafı, cinsellikten siyasete farklı alanlarda ve biçimlerde çizilen ‘aykırı’ portreye karşın bu uyum, hiç de şaşırtıcı görünmüyor bana. Despotik bir devlet-iktidar yapısı içinde, faşizm rüzgârları eşliğinde, peşinden Soğuk Savaş sürecinde biçimlenen, örselenen bir kimlikten, düşünceden söz ediyoruz. Mevcut her şeyi sorgulayıp reddeder, başka hayatlar, başka dünyalar ararken, varolan tehdidin, ‘güvenlik’ arayışı getirmesi anlaşılır bir durum.

O arayışısın yönelttiği ‘ideolojizist’ konum, Tarih’i yeniden ve öznel boyuttan kurmaya götürüyordu Attilâ İlhan’ı. Yerlici, bağımsızlıkçı, millici ve ama sosyalist! Asla dilinden düşürmediği ‘diyalektik’ ise hemen her zaman karşıtlıkları işaret edip, bunu da yaşantı boyutunda cinselliği hemen her durumda ‘arıza’ üzerinden kurmaya, okumaya odaklanıyordu.

Sonuçta savunma güdüsüyle iyice kışkırtılan ‘özben’ tutkusu her şeye baskın çıkabiliyordu. Bu da, onu her daim özgün, artistik kılmaya yetiyordu. Daima tartışmaların içinde olan şairin 80 yaşında aramızdan ayrıldığında kendine bunca ilgi, sevgi yaratması, düşüncelerine, tavrına katılmasanız bile saygıyı hak ediyor. Bu, onun 50’yi aşkın yapıtla, dünya ve hayat karşısındaki arzu dolu enerjisinin, emeğinin ürünüdür.

Hakkındaki başlıkları, manşetleri bile belirleyen slogansı dizeleri, sözleri daha uzunca zaman eşlik edecek bizlere. Bir kez daha, saygıyla, güle güle…