“…´Devrimci´ Dediğin!..”

(… Kelkit Dağı ‘ndaki, NATO Kuranportör’ünün denetiminden inmiştik; orası, 48. Tümen ‘in Muharebe Bölüğü ‘ne bağlıydı, bizim bölüğe; görev, bana düşüyor. Kış kıyamet! Kirpiklerim, kar tozundan beyaza kesmiş; ağzım burnum, duman; nihâyet Yeni Otel ‘deki odama girer girmez, görev boyunca kafamda uğuldamış, o tek satırla yüz yüze geldim:

”… Türk İnkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin vehleten (ilk anda) imâ ettiği ihtilâl manasından başka; -ondan daha vâsi (yani daha geniş) bir tahavvülü (yâni dönüşümü) ifâde etmektedir.”

Bu, Türk İnkılâbı ‘nın, Mustafa Kemal Paşa tarafından ‘bizzat’ yapılmış tarifiydi, o yaşıma gelinceye kadar henüz hiçbir yerde rastlamamıştım; hemen altında, alelacele çiziktirdiğim birkaç satır -ki yıllar sonra, ‘Hangi Atatürk’ te, handiyse aynen yerini alacaktır:

”… bir kere ihtilâl demekmiş ya, ayrıca ondan daha geniş bir değişikliği deyimliyormuş; ihtilâlden de geniş bir değişiklik tasarlayan adam ‘devrimci’ değildir de, nedir?…”

”… Atatürk Devrimciliği ‘sürekli devrimcilik’tir, çünkü amacı değişkendir; ‘çağdaş uygarlık düzeyine’ ‘en hakiki mürşit olan ilimle’ varılacaktır ne demek? Hem Çağdaş Uygarlık Düzeyi sürekli değişiyor; hem bilimlerin, ona ulaşılsın diye sunduğu yöntemler ve araçlar; zaten Gâzi, bunu da kaydetmiş: ”Medeniyet yolunda muvaffakiyet teceddüde vâbestedir’ (başarı yenilikle mümkündür) demiştir; vs., vs…” (Hangi Atatürk? 1. basım. s. 77)

Tuhaf, neden acaba ‘Diyalektik düşünce işte budur’ dememişim? Çok basit, 1980 ‘li yılların başında bile, böyle bir ‘tespit’ ‘muhataralı’ sayılırdı…)

‘Fırka’ değildi o, ‘halk cephesi’ idi…

İ nkılâb ‘ın ‘fırkası’ nı kurmak, elbette bir zarûret; Gâzi, bunun farkında; zaten sorunu incelemiş; mesela, Balıkesir ‘de Zağanos Paşa Camii ‘nin minberinden, halka hitâbesinde, açık açık demiştir ki:

”-… şunu arz edeyim ki memâlik-i sâirede fırkalar, behemahal iktisâdi maksatlar üzerine teessüs etmiş ve etmektedir; çünkü memleketlerde muhtelif (sosyal) sınıflar vardır; bir sınıfın menfaatini muhafaza için teşekkül eden fırkaya mukâbil, diğer bir sınıfın menfaatini muhafaza maksadıyla bir fırka teşekkül eder, bu pek tabiidir!..” (7 Şubat 1923 / Söylev ve Demeçleri, Cilt II. s. 96/97)

Bu sözleri, Halide Edip Hanım ‘a söylediği rivâyet edilen ‘tespit’ i doğruluyor; ayrıca ‘bu pek tabiidir’ sözü yok mu, tabii sonraki yıllarda, ‘sınıf esası üzerine cemiyet kurmak; ya da propaganda yapmak’ tan TCK 141/142. maddelerinin hışmına uğramış, nice Türk aydınının içinde öyle bir yankılanır ki, ancak erbabı bilir! Oysa sınıflar ülkemizde yeterince gelişmiş olsa, Gâzi ‘fırkası’ nı kimlerle ve kimin çıkarına kuracak, açıkça belli; gelişmemiş olunca, ne yapacağını aynı konuşmada söylemiş:

”…Bizim halkımız menfaatleri yekdiğerinden ayrılır sunûf halinde değil, bilâkis mevcûdiyetleri ve muhassala-i mesâisi yekdiğerine lâzım olan sınıflardan ibârettir. (Onun için) ‘program’dan bahsolunduğu zaman adetâ denilebilir ki bütün halk için bir Sa’y Misak-ı Millisi’dir (buraya dikkat) ve böyle bir Sa’y Misâk-ı Millisi mâhiyetinde olan program etrafında toplanmaktan hâsıl olacak şekilde, alelâde bir fırka mâhiyetinde tasavvur edilmemek lâzım gelir…”

Acaba ‘hangisi’ farkında idi?

A slında İhtilâl’in lideri, sonraki aşamalar için Türk milletine ‘alelâde bir fırka’ değil; İspanya’ da, Fransa’ da ciddi örnekleri görülecek, bir ‘Halk Cephesi’ örgütlemeyi öneriyor; önermekle kalsa iyi, bir güzel oluşturuyor da bu ‘Halk Cephesi’ ni! Üstelik işlevinin güç, devrimi uygulamanın hayli zor olacağını biliyor; onları uyarmış; bu vesileyle, ne müthiş bir şey söylemiş:

”…Efendiler, biz gerçek bir inkılâp yaptık ve inkılâbımızda devam ediyoruz; biliyorsunuz ki memleketimizin birçok yeri, bilerek veya bilmeyerek (buna karşı) ayaklandı. Âsileri yola getirmek zorunda kaldık. Şimdiye kadar yaptıklarımız, ancak ondan sonra kurulabilmiştir ve biliyorsunuz ki (buraya dikkat!) Fransız İnkılâbı yüz yıl devam etmiştir; üç yılda esaslı bir inkılâbın son bulacağını kabul etmek yanlış olur; belki zaman zaman, şöyle veya böyle şeyler olacaktır; kanaatimizi, değişmez; başarı ümitlerimizi hâkim kılmak sayesinde, zafer bizimdir…” (İstanbul gazetecileri ile İzmit Kasrı mülâkatı, 16/17 Ocak 1923)

O zaman, son fevkalade kurultayda iskemlelerle voleybol oynayan hızlı CHP ‘li ‘takımına’ sorulacak soru şudur: Onlar, ‘yüz yıl sürecek bir devrime’ angaje olmuş bir ‘Halk Cephesi’ nin, ‘zafere inanmış’ yandaşları mıdırlar; yoksa yıllarını ‘çevir kazı yanmasın’ terâneleriyle geçiren, ‘bukalemun’ bir örgütün ‘rastgele’ tayfaları mı? Hem acaba, Gâzi ‘den sonraki ‘liderler’ den, acaba hangisi işin bu ‘tarafının farkında’ idi? ‘Hiçbiri’ , olmasın?

Fâlih Rıfka bey, Gâzi ‘den, boşuna mı ‘yalnızdı’ diye söz etmiş, Allah aşkına?

14.02.2005