“…´Emperyalizm´in ´Geri Gelişi´!..”

… İsmet Paşa ‘yı rahatsız eden, Parti Genel Sekreteri Recep Bey ‘i (Peker) çileden çıkaran, ‘muhâlefet oluşturma’ teşebbüslerinin, gerisinde elbette Gâzi bulunuyordu: Çünkü o, Devrim ‘in tabii sonucunu Demokrasi olarak tesbit etmişti: Aynen Fransız İhtilâl-i Kebir ‘inde olduğu gibi. Denebilir ki, ‘Serbest Fırka ‘nın kuruluşunda bu düşünce hâkim olmuştur: Paris Büyükelçiliği ‘nden çağırdığı Ali Fethi Bey ‘e, birkaç gün sonra açıkça demiştir ki:

”…Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature (diktatörlük) manzarasıdır; halbuki ben Cumhuriyet’i şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz fâniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum…” (Mete Tunçay / Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, S. 252, Yurt Yayınları, 1981)

Ayrıca, Gâzi ‘nin CHP yönetimi içindeki temâyüllerden rahatsız olduğu da, hissediliyor; çünkü bakar mısınız, zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey ‘e (Aras) , o arada ne demiştir:

…Çankaya’yı ziyâretimde Gâzi’yi yine yalnız bulmuştum; elindeki kâğıtları göstererek bana dedi ki, ”-…inanılmaz şey! Ben memleketi hâlâ idâre etmekten utanıyorum; halbuki bazı arkadaşlarımız, bu hâli devamlı yapmak istiyorlar; İtalya’dan dönen Fırka Umumi Kâtibi, ( Recep Peker kastediliyor) orada gördüğü ve incelediği Faşist Parti’sinden mülhem bazı tavsiyelerde bulunuyor…,” (Görüşlerim, 2. Sayfa, 2)

‘Tercih hakkı’ kime yarıyor?

Peki, eski Başvekil İsmet Paşa; hem CHP ‘nin, hem Türkiye ‘nin yöneticisi, ‘Millî Şef’ olduğunda; durum, ne yönde gelişti? Bunu merak etmez misiniz?

”…18 Ocak 1940 günü ‘Millî Korunma Kanunu’; 1936 yılında işçilere verilen bazı temel hakları, ortadan kaldırmakla işe koyulur. Kadın ve çocukların çalışmasıyla ilgili bazı hükümler askıya alınır ve haftalık iş günü tatili kaldırılır. İşçilerin artık, işlerinden ayrılma hakları da yoktur; genel olarak bütün halk için; özellikle de mağden bölgelerinden yer alan köyler ahalisi için, ‘mecbûri çalışma’ esası konur. 3 Nisan 1944 günü kanun, daha da ileriye giderek, işverenlere, işçileri işyerine bağlamak amacıyla ‘zor kullanma’ hakkını tanır. İzinsiz olarak işinden ayrılan işçilerin bulunup işlerine getirilmeleri için harcanan masraf onların gündeliklerinden kesilecektir. Böylece hükümet el emeğinin kullanılması sorununda, işverenleri kayırır…”

”…Bu 1940 tarihli kanun, öte yandan Hükümet’e üretimin cinsini ve miktarını seçme hakkını da verir; aynı şekilde, yatırımlar da Hükümet’in izin ve denetimine bağlanır. Hükümet ayrıca her türlü üretim alanında kendine, kendi tesbit ettiği fiyatlarla, mal satın alma önceliği tanır. Bu işleyişi de bir bütün olarak ele aldığımızda, söz konusu olan ‘tercih hakkı’, devlet yönetimine bırakılmış bir yardım mekanizmasıdır. Devlet özel sektöre hâkim olduğu ölçüde, onun kazancını teminât altına almakta; krediler sağlamak suretiyle, bu sektörün muhtemel zararlardan korunmasını da kendisi üstlenmektedir…”

”…Bütün bu tedbirler dizisi, 1942 yılının sonlarına doğru, Hükümet’in fiyatları serbest bırakmasına engel değildir. Böylece buğdayın kilosu 13.5 kuruştan 100 kuruşa; zeytinyağının litresi de 85 kuruştan 300 kuruşa fırlar. Bunun sonucu olarak hayat pahalılığı indeksi, şu sonucu gösterir (…) 8 yıl içinde hayat pahalılığı 5 kat artmıştır: Besbelli ki, aradaki fark önce aracıların ama bir o kadar da üretim masrafları aynı kaldığı halde, ürettiği malı fiilen daha pahalıya satan bütün tarım alanının ve yerli sanayi kodamanlarının işine yaramıştır…” (Stefanos Yerasimos, ‘Azgelişmişlik Süreci’nde Türkiye’ ,. Cilt 3, S. 1321/1322. Gözlem Yayınları, Kasım 1976)

Biriniz ‘yanlış’ desin de, hepimiz gülelim!..

Sorun hem derin, hem uzun, hem çetrefil; yalnız kesin olan şey, ‘Hacı Ağalar’ ın, besleme burjuvazi kodamanlarının, düpedüz sözde halkçı ve inkılapçı CHP yönetimi tarafından üretildiğini ortaya koyuyor. Koyuyor da… Bu ülkenin yararına mı oluyor, yoksa zararına mı?

”…İkinci Dünya Savaşı sonlarında, Türkiye’nin ekonomik durumu, tam bir çıkmaz içindedir. Son kertesine kadar getirilmiş baskı ve sömürü tedbirleri, yönetmelikleri, müdâhaleler ve rejimin çerçevesi içinde girişilen bütün diğer oyunlar, ekonomiyi geliştirmekten âcizdir. Rejimin çerçevesi içinde her türlü çözüm yolu çıkmaza girince, er geç rejimin kendisi tartışma alanına getirilecektir. Ama işte tam bu anda, Emperyalizm, ‘Millî Burjuvazi’nin ‘kurtarıcı meleği’ kılığına bürünerek çıkagelir. (a.g.e. s. 1328)

Tuhaftır ama, o günden bugüne yaşadığımız, türlü rezâletin başlangıcıdır. Adına kibarca ‘Demokrasi’ denilmiştir ama Stefanos Yerasimos ‘un kitabında o bölümün başlangıcı, çok daha gerçekçi, çok daha mânidar: ”Emperyalizm’in Geri Gelişi!”

Hadi içinizden biriniz, yalan ya da yanlış desin de, hepimiz gülelim.

Cumhuriyet, 08.04.2005