“’Fena halde” Atilla İlhan

İrfan Ülkü

Ölüm vardır, etkisi bir ya da iki günlüktür. Çok çabuk unutulur. Ama yine ölüm vardır ki, bizi geleceğe taşır, etkileri çok uzun zaman sürer, bir şeyleri değiştirir, bir şeyleri işaret eder. İşte geçen hafta toprağa verdiğimiz büyük usta Attila İlhan‘ınki de ikinci türden bir ölümdü. Belki de yalnızca muhafazakâr sağ İslamcı kitlelere seslenen Necip Fazıl‘dan sonra, hiçbir yazarımızın, şairimizin kaybı, Türkiye’yi anlamlı ve derinden, İlhan’ın birleştirici mesajlarıyla örtüşerek bu kadar “fena halde” etkilemedi.

Kimi köşe yazarları, İlhan’ı hiç tanımayanların, dahası zamanında şairi dışlayan medyanın ona sahip çıkmasını, ölümüyle birlikte övgü yarışına girmesini eleştiriyorlar. Belki doğru; ama tek başına bu örnek, gazete köşeleriyle ekranlarda bu konuda şov yapmak bile, onun ölümüyle bireyin, toplumun derin karmaşık katmanlarına yansımasının örneği değil mi?

Öyleyse “görünürün” ötesinde bir yolculuğa çıkararak, “Türkiye’nin Lois Aragon’u” Attilla İlhan’ın kaybının etkisi ve mesajının nedenlerine inmek, önümüzde bir görev olarak duruyor.

Attila İlhan, Cumhuriyet tarihimizin adı Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet ile anılacak büyük şairler kuşağının son temsilcisiydi. Yerellikten evrenselliğe giden, Divan ve halk şiiri hatta musikisinin etkileriyle zenginleşen çağdaş bir Türk şiiri örneği: “O akşam da lambamızı söndürmüştük Nedim ile/Nedim’den bile kıskandığım sevdiğim ile/ Son şarkılar dağılmıştı mevsim ile/ Yalnız Çamlıca’da bir ud yankılanırdı/ Dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar/ Yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar.

Attila İlhan, cumhuriyet tarihimizin en önemli romancılarındandı. Romanı, köy popülizminden, Anadoluculuğa özgü natüralizmden kurtaran adamdı. Tıpkı Maksim Gorki’nin romanlarının çarlıktan Bolşevik devrimine Rusya’nın tarihine tutulan bir ayna oluşu gibi, onun romanları da Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden Cumhuriyetin 60’lı yıllarına kadar tutulan çağdaş tarihsel roman tarzında bir aynadır.

Attila İlhan, Cumhuriyet tarihimizin düşünür ve kuramcılarındandı. Atatürk’le Sultan Galiyev’i ortak platforma taşırken, ortaya attığı “Sultan Galiyev bileşkesi” çok tartışıldı, çok eleştirildi. Hem kendi içinden, hem de dışarıdan. Ama sonunda cenazesindeki görüntüler, Sultan Galiyev bileşkesinin bir “vakıa” haline geldiğini göstermiyor mu?

Sultan Galiyev’in adı, İlhan’ın öncülüğü ve ulusal/milli ya da ne ad verirseniz verin, aydın öncülüğüyle bugün Türkiye’nin milli aydınları açısından bir simge, gelecek parolası, ideolojik bir birikimin başlığı haline gelmiştir.

Kuşkusuz İlhan, Sultan Galiyev’i Türkiye, Türk dünyası için doğru konumuna oturturken, onu bağlamaya çalıştığı Avrasyacılık konusunda önemli çelişkiye düşüyordu. Bir yandan Sultan Galiyev’in anti- emperyalizme ve Türk halklarının bağımsızlığı uğruna verdiği savaşı yüceltip örnek gösterirken, onu katleden Stalin’in mirasçısı Rusya ile Çin ile Galiyevcilik adına Avrasya ittifakını savunuyordu.

Bugünkü “Avrasyacılık“, daha doğrusu somut anlamda Profesör Dugin’in temsil ettiği Rus Avrasyacılığı ile Sultan Galiyev’in Turan vizyonu kolay kolay bir araya gelemezler. Üstelik doğaları gereğidir bu. Ama Attila İlhan’ın Sultan Galiyevcilik ve Avrasyacılık konusunda başlattığı tartışmalar yalnız Türkiye’de değil, Türk cumhuriyetlerinde de yankı bulmaya başlamıştır. Özetle İlhan’ın fikri, edebi mirası, Türkiye’yi daha uzun süre etkileyecek, ülkenin karanlık ufkunda yol gösteren bir kandil ya da çoban ateşi görevi yapacaktır.

Onu son şiirlerinden biriyle, Sultan Galiyev’i anlattığı “Bana bir şimşek çak” şiiriyle uğurlamak son derece anlamlı olur diye düşünüyorum: “Bana bir şimşek çak/ Ortalık fena karanlık/ Yüreğim örtülüyor/ Aliyef yoldaş ne olacak?/Avrasya’da hâlâ mazlumların uğultusu/Kısa bozkır atlarının nallarından/ gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor/Azadlık mermileridir/ Bana bir şimşek çak/Çünkü hain, sinsi ve korkak/ aynı düşmana karşı savaşmaktayım.