Güle güle “Kaptan”, kasketini unutma…

Hasan Pulur

SON haberini Beşiktaş çarşısının girişindeki ortak dostumuz ve saatçimiz Hüseyin Mustafaoğlu’ndan almıştık:
“Geçen gün Attilâ Bey uğradı, saatinin kayışını değiştirdim, acele işim var dedi, beş dakika kalacaktı, kırk beş dakika oturdu, hangi solu, hangi sağı konuştuk…”

***

ATTİLÂ İlhan’la dostluğumuz 1950’li yılların ortasında başlar. Beyoğlu’ndaki Baylan Pastanesi’nde akşamları buluşurduk, şiire edebiyata, resme, sinemaya meraklı birkaç dost… Attilâ İlhan o sıralarda “sosyal realizm” kavramını ortaya atmıştı, sonra bu kavram “Mavi” dergisinde kök saldı.

***

BAŞKANI Yakup Kadri Karaosmanoğlu olan Edebiyatçılar Birliği, Dram Tiyatrosu’nda bir gece düzenlemişti; şairler, hikâyeciler şiirlerini okuyacaklardı, biz “Baylancılar” da onlara “eylem” değil, “tepki” koyacaktık. Toplanıp gittik, Attilâ İlhan gelmedi, galiba sinemaya bileti vardı. Gecede olay çıktı, itiş, kakış, patırtı gürültü, bizi polisler aldı götürdü… Salah Birsel bu olayı “Kahveler” kitabında yazar; ertesi gün bir akşam gazetesi “Komünistler Dram Tiyatrosu’nda hadise çıkardı” manşetini atmaz mı?
Al başına belayı! Karakol, siyasi polis, Birinci Şube, Sansaryan Han, Adliye… Suç bula bula, “Bağırsak” lakaplı Süha’nın borazan çalmasını buldular: Borazan çalarak umumun huzurunu ihlal…
Yıllar sonra bu olayın müsebbibi olarak Attilâ İlhan’ı gösterdiler, güya Fransız Komünist Partisi’nden aldığı talimatla bizi kışkırtmış, kendi kaçmış…
Attilâ İlhan’la bunu konuşup çok gülmüştük…

***

ATTİLÂ İlhan bir düşünürdü, yazdığı kitapların, şiirlerin, romanların, makalelerin adlarını tek tek sıralamaya kalksak, bu köşeyi doldurur, hatta altına “Devamı var” satırını da koymak zorunda kalırız.

***

ATTİLÂ İlhan “Kuvayı Milliyeci”ydi, Batı’yı bilir, tanır, kuru kuruya Batı hayranlığına karşı çıkardı.
“Hangi Batı?” kitabında şöyle der:
“Lisede Sofokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık, devletin yayımladığı kötü çevrilmiş Batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti.”

***

İNSANIN kendisinden söz etmesi zor iş, hele birinin senin için yazdıklarına köşende yer vermek daha da zor…
Ama bugün bunu yapacağız, zor da olsa Attilâ İlhan’ın aziz anısına sığınarak, çünkü ona borcumuz var.

Attilâ İlhan, bir kitabımıza yazdığı üç sayfalık önsözünde şöyle demişti:
“Hasan Pulur, gazeteciliğin yoğrulduğu Soğuk Savaş badiresi içinde -angaje olmasa da- sosyalist soldan olaylara ve insanlara bakmayı öğrenmiş, bunun, her şeyden önce, halkla dirsek temasını korumak olduğunu anlamıştı. Dirsek teması da laf mı, belirli bir tarihten itibaren fıkra yazarı Hasan Pulur, Türk halkıyla özdeşleşmiştir; Hasan Pulur demek, yönetimlerin türlü densizliğine rağmen, sabahtan akşama didinip çalışan, göz nuru ve alın teriyle yaşayan Türk halkı demek! Başarısının sırrı budur.”

***

ATTİLÂ İlhan şudur, budur, odur ama, “O” önce şiirdir, şairdir.
Kim unutabilir, gençlik yıllarımızın “üçüncü şahsın” şiirini:
“Gözlerin gözlerime değince
Felaketim olurdu ağlardım.”
Ya İzmir’in işgalinde “Muammer Bey” ile “Karantinalı Despina”nın tantanalı aşkından bir dizeyi:
“Olmayacak şey, bir insanın bir insanı anlaması”

***

ATTİLÂ İlhan’ın son kitaplarından birinin adı “Dönek Bereketi”ydi…
“Eski dönekler”le “Yeniyetme dönekler”i karşılaştırıyor, ikinciler için “Başlangıçta, trajik ve romantik bir devrimci gençlik hareketiydi, sonra kara mizah örneği bir dönek bereketi oldu” diyordu.

***

ATTİLÂ İlhan, şiirleriyle, romanlarıyla, düşünmek isteyenlere “Şunu da düşünün!” diyen yazılarıyla, defterinden sildikleriyle ve de o “kasketiyle” hep anılacaktır.

13/10/2005