“…´Gün´, o ´Gün´ Olmasın?!..”

…Alphonse de Lamartine , -hem ‘devrimci’ , ‘soylu’ , hem ‘düşünür’ – o Fransız; Osmanlı ‘yı, uçsuz bucaksız imparatorluğunu, zaman içinde ‘yekpâre’ koruyamadığı için, neyle suçlamıştı; ‘öteki’ halklarını önce ‘evcilleştirip’ , sonra ‘özümsememek’ le! Fikrince, Roma ‘nın yaptığı gibi, Osmanlı halklarına, din olarak İslam, dil olarak Türkçe dayatılsaydı; Devlet-i Aliyye ‘ilelebet pâyidâr’ , olabilirmiş! (bkz. Türkiye Tarihi) ‘Gel gör ki Asya ‘lı kavimlerde, Avrupa ‘lıların aksine, böyle bir yönetim geleneği yoktur: Acaba hangisi daha ‘beşerî’ ?

‘Batı’ , -isteyen Emperyalizm anlayabilir-, üçüncü ülkelere bulaştı mı; hemen oracıkta, kendi ‘İslamcılığı’ nı, kendi ‘Türkçülüğü’ nü, kendi ‘Komünistliği’ ni örgütler; bu, yalnız Türkiye ‘de değil, her yerde böyle olmuştur; halen de böyledir; uygulamasını, şu yakınlarda Sovyetler ‘de, Yugoslavya ‘da, Gürcistan’ da, Ukrayna’ da gördük; ülkemizde de bugün bile, meraklısı isterse; kaşla göz arasında, Batı yandaşı Müslümanlığı, Batı yandaşı Türkçülüğü, Batı yandaşı Sosyalistliği sayabilir: Aslında, ‘Sistem ‘in bir süredir ‘evrensel ideoloji’ konumuna taşımaya çalıştığı ‘Küreselleşme’ budur, ki, yerküre’de Emperyalizm’ in mutlak hegemonyasını ifade ediyor.

Gâzi yaşarken de, Gâzi ‘den sonra da, benzer bir konjonktör yaşanıyordu: İslamcı kesimden de, Tükçüler arasından da, Komünistler ‘de de; daima ‘hürriyet’ ve ‘istiklâl’ yandaşı ‘Ulusalcılar’ mevcut olmuş; buna mukabil, diğer bazıları, Anadolu yarımadasındaki yaşantının, ancak, ‘Sistem’in olmazsa olmaz bir cüz’ü haline dönüşürsek, yaşanabileceğini savunmuştur; bir bakıma, bilerek bilmeyerek, Lamartine ‘in, Abdülmecit ‘e tavsiye ettiğini; Tanzimat sadrazamlarının, -bilhassa Keçecizade Fuat Paşa ile Âli Paşa ‘nın,- önerdiğini yapmak!

Kemalizm , bunun tam aksiydi; hep öyle kalacaktır: Gerçek İslamcılık , gerçek Türkçülük , gerçek Sosyalistlik de!

O ‘müdafaa-i hukuk’ tablosu…

…çünkü ‘klasik toplumsal ve ekonomik gelişme şeması’nın; -hele Sömürgecilik yeryüzüne egemen olduktan sonra- her yerde eşit aşamaları gerçekleştiremeyişi, ‘sermaye gücüne’ karşı ‘üretim güçleri’ nin ‘yükselişini’ aynı hız ve yoğunlukla sağlayamıyor. ‘Sermaye gücü’ (buraya dikkat!) hele ”sömürgeciliği’, ‘küreselleşme’ aşamasına dönüştürdükten sonra, üçüncü ülkelerdeki ‘kırılma noktalarını’ kolayca bulup, ele geçirebilmektedir; bu da, (buraya dikkat!) o ülkelerin sağlam güçlerine, ‘teslim olmamak’ için, bir araya gelmek, ortak bir direnişe yönelmek zorunluluğunu doğuruyor.

Türkiye’de başka türlü olmamıştır: Batı ittifakı ve NATO üyeliğinden bu tarafa, ‘Sistem’, ekonomiden kültüre, savunmadan eğitim ve öğretime, bütün ‘ulusal’ kalelerimizi düşürmek peşindedir; ‘dil’ini ve ‘din’ini açık açık, göstere göstere, dayatmaya başlamıştır; geçen yüzyılın başındakine benzer, bir dünya savaşı ‘mağlubu’ olmadığımız halde, aşağı yukarı aynı muâmeleye mâruz kalmaktayız. O zaman, hangi kesimden olursak olalım, o dönemdeki benzerlerimizin, ne yaptığına bakacağız; çünkü onlar, ‘muzaffer olmuşlardır’.

Hanidir, yazıp çizerken olduğu kadar, söyleşirken de: o Müdafaa-i Hukuk ‘tablo’sunu, gözler önüne getirmeye çalışıyorum: 1920’li yılların, Gâzi ve Şehid Ankara’sında; Gâzi Mustafa Kemal Paşa, bir yanına Ziya Bey’i (Gökalp) almıştı, bir yanına Yusuf Akçura’yı; Mehmet Akif Bey, hiç uzağında değildi, ‘İstiklâl Marşı’ ona rica edilmiştir; Börekçizade Rifat Hoca Efendi’yle, eylem birliği yapıyorlar; dahası, Bakû’da, İttihatçılar’ı etkisiz kılıp, TKP’yi örgütleyen Mustafa Suphi Bey, -ki Galiyef’ten ruhsatlıdır-, Paşa’dan, Ankara’da mülâki olmayı rica ediyor ve ricası kabul ediliyor; esasen o da,’Sosyalist Sol’da görünen Ethem Nejat Bey de, Şevket Süreyya Bey de, formasyonu itibarıyla, ‘Türkocağı Aydını’dırlar; Nâzım Hikmet de, Vâlâ Nurettin’le ‘Anadolu’ya iltihak etmiştir.

‘Ecnebi’ gurbetinde, ‘vatansız’ ölüm!

‘Öbürleri’ , ‘manda’ ya da ‘himaye’ taraflısı ‘Batı yandaşları’ ; İslamcı olarak da, Türkçü olarak da, Sosyalist olarak da; halktan -yâni bin yıllık Tarih’ten- yana olmamayı; ‘asrîlik’ , müterakki’ olmak, ya da ‘halife’ ye sadakat’ın gereği diye, benimsemişlerdi: âkıbetleri hazindir: ‘Yüzellilik’lerden Kâmuran Bey’i (Bedirhan), Paris sürgününde, ‘hasbelkader’ görmüş oldum (1949): Allah kimseyi o hale, o çaresizliğe düşürmesin: St. Michel’de, Dupont Kahvehanesi’nden henüz çıkmıştı; yalnız ve çaresiz, şemsiyesine sığınmış; soğuk yağmur karanlığı içinde adeta kayıp, âkıbetine doğru yürüyordu: ‘Ecnebi’ gurbetinde, ‘vatansız’ bir ölüm!

Gün, ‘o gün’ olmasın?

Cumhuriyet, 21.01.2005