“…´İlk Düzeltilecek Şey!´…”

…İyi de, ‘keşfettiğim’ bu gerçekleri; o kendisini basbayağı ‘ilerici’ zanneden; ‘komprador alafrangası’ Intelligentsia ‘ya nasıl anlatmalı? Kiminle konuşsam, tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor; iyi şeyler düşünmediği belli; buna rağmen, ‘İlk Düzeltilecek Şey’ başlıklı bir yazıyla, konuya ‘tandıra çizmeyle girer’ gibi, girdim.

Tandıra çizmeyle girer gibi…

( Çağrışım/3. ”…Cumhuriyet çocuğu değil miyiz, üç aşağı beş yukarı, hepimizde şöyle bir iç üzüntüsü vardır: Türktür de, Mevlâna Celalettin Rûmî , neden ünlü Mesnevi ‘sini Farsça yazmıştır? Türktür de, İbn Sinâ , neden Arap’a benzer bir ad seçmiş, eserlerini Arapça yazmıştır? (…) Bizim çocukluğumuz, Arap/Acem etkisini kötülemekle geçmiştir. Pek açıkça söylenmiyordu ya, önünde sonunda, bu yanlıştan da padişahlar sorumlu tutuluyordu…”

”…Sonradan ‘Dil Devrimi’ adı verilen, Türkçenin arılaştırılmasında, bu inanışın etkisi büyüktür. Sanılır ki Türkçe, Arapçanın ve Farsçanın açık saldırısına uğramış, etki alanlarına düşmüştür; ne yapıp yapıp, onu kurtarmak, bağımsızlığını geri vermek lazımdır. (buraya dikkat!) Bu saptamada, bir doğru yatıyor, bir de yanlış: Önce doğruyu görelim, ümmet döneminden millet dönemine geçerken, Türklerin de ulusal dillerini araması doğaldır, hatta zorunludur. Elbette dillerini bağımsız kılıp, bütün özgünlüğüyle kullanmak isteyeceklerdi. Yanlış olan, Arapça ve Farsçanın, Türkçeyi zaptettiğini sanmak! Kurtuluşu, ne pahasına olursa olsun, bu dillerin kelimelerinden, dilimizi arındırmakta görmek!..”

”…Neden mi? Bunu bilmeyecek ne var: ümmet toplumunda, din dili geçerlidir de ondan! Bütün toplumlar, ümmet aşamasında iken, bağlı bulunduğu dinin ‘resmi’ dilini benimsemiştir. Birçok insan topluluğunda bu, öz dilini unutmak derecesine varır. Çok şükür Türkçede böyle olmamıştır, olmamıştır ama, elbette din dillerinden sürüyle kelime, kullanılan Türkçeye geçmiş; bunların büyük bir kısmı yerleşmiş, Türkleşmiştir…”

”…Hal böyle olunca, o dönemde yetişmiş Türk ulemasının adını Arap’a benzetmesinde de; Arapça yazmasında da hiçbir gariplik olmaz. Şimdi siz adı Ali Sinâ olduğu halde, İbn Sinâ ‘nın bu imzayla ‘Kitab-üş-şifa’ diye eser yazdığı için, üzülüyor musunuz? Vazgeçin canım, aslen Nişapur ‘lu bir İran ‘lı olan (evet İran ‘lı) Nasreddin Hüseyin bin Muhammed de (13. yy) İbn Bibi diye imza atıyor, kitabına da şu adı koyuyordu: ‘El Evamir-ül-Alâiye f’il Umûr-il Alîye’! Söylemeye gerek var mı? Farsça gibi işlenmiş bir dili olduğu halde, İbn Bibi bu eserini Arapça kaleme almıştı…”

”…Hıristiyan toplumlarına bir göz atmak da, yararlı olacak; lisede iken, Erasmus ‘un ‘Deliliğe Övgü’ sünü okumuştum. O tarihte, yazarı sevdimse de, kimliğini pek çıkaramıyorum: Latince yazmasına, bir Latin adı taşımasına rağmen, gerçekte Hollanda ‘lı olduğunu bilmiyorum. Rotterdam ‘lıdır, Latince adından da bellidir bu: Desiderius Rotteradamus Erasmus! ‘Deliliğe Övgü ‘nün adı da Latincedir: ‘Emonomium Morias Sen Laus Stultine’…! Nasıl beğendiniz mi?”

”…Onun gibi Erastus diye imza atan, ilk bakışta Roma ‘lı sanabileceğiniz, bir başka ilim ve felsefe adamı da, asıl adı Thomas Liebar olan İs

viçre ‘li bir hekimdir. Daha sonraları ülkesinde yaşadığı halde eserini Latince yazmış, Latince ad koymuştur: ‘Explicatio Gravissimae Questionis!’ Üşenmesem listeyi uzatabilirim, ünlü Newton ‘ın ‘Principa Mathematica ‘sı vs…”

”…Bunda da şaşılacak bir yan görmüyorum, çünkü (buraya dikkat!) ansiklopedinin Latince maddesine baksanız görürsünüz ki, bu dil, yâni Hıristiyanlığın ‘ümmet dili’, taa 18. yy’a kadar, bilgin ve filozoflar arasında, ulusal ötesinde de anlaşmayı sağlayan, ortak dil olmuştur. Arapçanın, Müslüman kavimlerin bilgin ve filozofları arasında olduğu gibi …”

”…Öyleyse dil konusunda düzeltilecek ilk yanlış, 20. yy. Türkçesindeki Arap ya da Fars kökenli kelimelerin, bir saldırı sonucu yerleştiğini sanmak yanlışı…” (Bkz. ‘Ulusal Kültür Savaşı’, s. 263-266. Bilgi Yayınevi, 2. Basım. 1988)

Ona da bir göz atarız!

Bu yazı, taa 1982 ‘de yayımlanmıştı; ülkemizde âdet olduğu üzere, ‘özleştirmeci’ takımından, delilli ispatlı cevaplar gelmedi; ya yok saydılar, öyle göründüler; ya da, sağda solda dedikodusunu yaptılar. Halbuki, sadece Falih Rıfkı Bey ‘in ( Altay ) eserindeki ‘Dil Bahsi’ ni okusaydılar, Gâzi ‘nin nasıl o ‘yanlış’ tan döndüğünü, nasıl tarihimize, toplumumuza ve mirasçısı olduğumuz medeniyete sahip çıktığını göreceklerdi.

İsterseniz, ona da bir göz atarız!

Meraklısı için NOT: Bkz. a) Falih Rıfkı Atay, Çankaya, II Cilt, 10. Bölüm. s. 440/456. Dünya Yayınları, Tarihsiz. b) Attilâ İlhan, ‘Ulusal Kültür Savaşı’, ‘Dilin Kemiği Vardır’, s. 263/290. Bilgi Yayınevi, 2. Basım. 1998.

Cumhuriyet, 06.05.2005