Kim duysa korkudan ölür

Metin Celâl

Bin yıl düşünsek, değil öleceği, hastalanacağı bile aklımıza gelmeyecek dinçlikteki, dinamizmdeki insanlardandı Attilâ İlhan.

O ne kadar delikanlı duruşunu yitirmediyse, ölüm olgusuna ne kadar soğukkanlı baktıysa, biz ne kadar aklımıza getirmek istemesek de bir gerçek olarak ölüm geldi, kapısını çaldı. ‘An Gelir’ adlı şiirinde dediği gibi, “görünmez bir mezarlıktır zaman/şairler dolaşır saf saf/ tenhalarında şiir söyleyerek/kim duysa/korkudan ölür/-tahrip gücü yüksek-/saatlı bir bombadır patlar/an gelir/attilâ ilhan ölür”.

80’inci yaşını kutlamak amacıyla bir yazı yazmayı planlarken arkasından bir saygı yazısı yazmak varmış kısmette…

15 Haziran 1925 tarihinde Menemen’de (İzmir) doğmuş. İzmir Atatürk Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında, bir kız arkadaşına Nâzım Hikmet şiirleri yolladığı için Türk Ceza Kanunu’nun 141. maddesine aykırı davranma savıyla tutuklanmış, okulundan uzaklaştırılmış. Lise çağlarında siyasetle ilgilendiği için başının belaya girmesinden sonra hayatındaki en önemli dönüm noktası sanıyorum 1946 yılında Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması’nda kazandığı ikincilik ödülüdür. Bu ödül hem şiir dünyasında tanınmasını sağlamış, hem de ilk şiir kitabı ‘Duvar’ın (1948) yayımlanmasına yol açmış. Ve ilk kitabından itibaren şiir her zaman gündeminde olmuş, şiirleri konuşulmuş, tartışılmış.

Attilâ İlhan halk ve divan edebiyatı kaynaklarından yararlanarak bunlardan çağdaş bir içeriği üretmek olarak tanımlıyor şiirini. Şiir kitaplarının yapısal bir çözümlemesini yaparsak her kitabı oluşturan bölümlerin en az birinin divan edebiyatından biçimsel ve söyleyiş olarak yararlanan şiirlerden oluştuğunu bir başka bölümündeki şiirlerinde halk şiirinden aynı şekilde yararlandığını görürüz.

Şairin dönemine uygun bir şekilde kendini görevli, bir misyona sahip hissettiği, asıl görevinin şiir yazmak kadar, belki de ondan önce dünyayı özellikle Türkiye’yi değiştirmek olduğunu unutmamak gerekiyor. Osmanlı’yı ardından Cumhuriyet’i araştırmaya, tarihi sorgulamaya başlaması 50’li yıllara denk düşer. Sadece düşünsel düzeyde değil eylemli olarak da bir toplumcudur. Poetikasını oluştururken sağlam bir yere basmak ister. Tartışmasız doğru sayılan tüm görüşleri bir kez de kendi bakışıyla tartışır. ‘Toplumcu gerçekçilik’i ‘toplumsal gerçekçilik’ olarak kendince yeniden teorize eder. Estetik diye bir şey olduğunu ve onsuz hiçbir sanat yapıtının anlaşılamayacağı ilkesini getirir.

Attilâ İlhan, bir yandan şiirinin düşünsel temelini kurarken onun biçimsel yapısını da ihmal etmez. Her şairin bir kimliği olmasının şart olduğuna ve buna bağlı olarak da kendine has bir imge sistemi olması gerektiğine inanır. İmge sistemini, şairin nesnel gerçeği öznel merceğinden geçirip kelimelere aktarış biçimi olarak tanımlar. Bu nedenle onun şiirlerini altında imzası olmasa da tanırız.

Attilâ İlhan’ın şiir anlayışında can alıcı noktanın şiirin söylenmesi gerektiği tezi olduğunu düşünüyorum. Şiirin okunmasının, özellikle yüksek sesle okunmasının onun şiir olup olmadığını anlamakta önemli bir kıstas olduğunu söyler. Bir şiir okunamıyor, söylenemiyorsa şiir olmamıştır. Çünkü söylenebilmesi için müzikalitesinin, ses uyumunun olması gerekir. Bu müziği yakaladığınızda imgelerinizin belleğe tam olarak yansımasını sağlayabileceğinizi düşünür.
Hem tek tek dizelerde bir şey anlatmak, hem de şiirin bütününde başka bir anlama ulaşmak… Attilâ İlhan şiirinin çarpıcılığının kaynağı bence budur. Şiirini bilinçle kurmuş, biçimlendirmiş, arzu ettiği gibi Türk halkının şairi olmuş, dizeleri dillerden düşmemiş, şiirleri hislerimize tercüman olmuştur.

Çağdaş Türk şirinin en önemli burçlarından biridir. Yaşarken kıymeti nasıl bilindiyse, nasıl en çok okunan ve sevilen şairlerden biri olduysa, gelecekte de sevilerek okunacak, tartışılacak, hep hatırlanacak şairlerdendir. Şiirimizin klasiklerinden…