“…´Kıssa´dan ´Hisse´!..”

(”… ‘Eğri oturalım, doğru konuşalım’ diye, Türkçemizde bir söz vardır; öyle sanıyorum ki, şimdi söyleyeceklerime çok uygun düşüyor. Soru şu, fikrinizce, günümüzde Irak ‘taki Hükümet(!) ‘ulusal egemenliğine’ sahip, gerçek bir Irak Hükümeti midir? Yoksa, savaş sonucu Irak’ ı işgal etmiş olan ABD’nin ‘siyasi oyuncağı’ ; onun çıkarları doğrultusunda hareket eden, ‘kukla’ bir devlet midir?

Evet, biliyorum; diyeceksiniz ki, hani Osmanlı ‘yı konuşacaktık?: Onu konuşmaktayız. Söyler misiniz bana, Mütareke ‘de İstanbul ‘daki ‘Damat’ Ferit Paşa ‘hükümetlerinin’, bugün Irak ‘taki ‘kukla’ hükümetten farkı nedir? Galiba, işgalcinin ‘İngiltere’ değil de, Amerika’ olması! Onun haricinde, her şey aynı: Padişah Vahdettin , İngiltere’ Devlet-i Fehimânesi ‘ne, en az Tanzimat Sadrazamları , meselâ Keçecizade Fuat Paşa kadar, bağlı idi…)

‘Saflığın’ da ötesinde bir şey…

( Tesbit/ 3. 1919 ilkbaharında, Sadaret Mührü ‘Damat’ Ferit Paşa ‘ya verilir verilmez, mumaileyh, İstanbul ‘daki İngiliz Yüksek Komiseri ‘ni ziyaret ederek, demiştir ki: ”… evvelemirde Padişahımız efendimiz, bilâhare bendeniz, bütün ümitlerimizi İngiltere Devlet-i Fehimânesi’ne bağlamış bulunuyoruz.”

‘Damat’ Ferit Paşa, 30 Mart 1919 ‘da Amiral Webb ‘i resmen ziyaret ederek, Padişah ve Halife’nin İngiltere ‘ye nasıl ‘teslim’ olacağının belgesini sunmuş; keyfiyet, Amiral Webb tarafından derhal Londra’ya bildirilmiştir:

”… a) Doğrudan doğruya Padişah’a bağlı yerlerde ya da özerk bölgelerde, ülkenin dışa bağımsızlığı ve iç güvenliği, 17 yıl boyunca İngiltere tarafından sağlanacaktır. İngiltere bu amaçla, gerekli gördüğü yerleri işgal edebilecektir.

…b) Ermenistan’a bağımsızlık verilecek ya da özerklik tanınacaktır.

…c) Padişah, imparatorluğun dış siyasetini yönetmekte tam anlamıyla(!) özgür olacaktır.

…d) Mebus seçimleri ile yerel seçimler, İngiliz Konsolosları’nın gözetimi altında yapılacaktır.

…e) Her ilde bir İngiliz Konsolosu bulunacak ve bunlar 17 yıl süreyle valilere danışmanlık yapacaktır.

…f) Osmanlı bakanlarına birer İngiliz danışman verilecektir. Ayrıca İngiltere İstanbul’da ve taşrada malî denetleme kurulları oluşturabilecek ve Maliye’yi denetleme hakkına sahip olacaktır…” ( bkz. Jaeschke, s.5. Sina Akşin, s.233)

‘İhanet’ demiyorsanız, siz buna ne diyorsunuz Allah aşkına?.. O zaman soru şöyle mi sorulmalı? Şartlar böyle olunca, bir harekât için, Sultan Vahdettin, Londra ‘nın rızası olmadan, Anadolu ‘da gizli bir harekât emri verebilir mi? Verebilir diyorsanız, günümüzdeki Irak Hükümeti ‘nin, Washington ‘ın rızası olmadan, Irak’ı kurtarma operasyonuna kalkışabileceğine inanıyorsunuz demektir ki, fikrimce bu, saflığın da ötesinde bir şey olur…)

Madalyonun öteki tarafı

( Tesbit/ 4. …Şimdi söyler misiniz bana, şöyle bir lafı kim etmiş olabilir? ”Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın sonuçlanması üzerine, toplanacak olan Barış Konferansı’na gidecek başdelege olarak; Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’yı seçmiş olması, anlamakta güçlük çektiğim bir olaydır…” Ne yazık ki yanıldınız, bu sözler benim kalemimden çıkmamıştır; ‘olayı anlamakta güçlük çektiğini’ söyleyen yazar, Niyazi Berkes ‘in ta kendisi, evet o! Üstelik işi orada bırakmayıp, arkasını da getirmiş:

”… (bu olay) Mustafa Kemal Paşa’nın, ne denli adamsız bulunduğunu gösterir, sanırım. Örneğin, niçin o zamanın başbakanı olan Rauf (Orbay) bu iş için seçilmemiştir? Bunu cevaplandırmak güç değil. Beş yıl önce Padişah Vahdettin’in delegesi olarak, Mondros’ta yaptığı ‘mütareke’nin iç yüzünü öğrenirsek, Mustafa Kemal’in niçin onu göndermediğini anlarız. İsmet Paşa albay iken, sınır komisyonlarında çalışmış. Belki Gâzi bunu belki az buçuk bir tecrübelilik saymıştır. Belki diğer bir neden, o zaman adları Mustafa Kemal Paşa kadar ün almış kişilerin, kendilerini en azından onun ayarında saymalarının verdiği şımarıklığa bir tepki olarak, ‘şefinin emrinde’ göstermek zorunluluğunda bulunan kişiyi seçmişti…” (Unutulan Yıllar, s 483. İletişim Yayınları. 1997)

a) Niyazi Ağbiy ‘in ( Berkes ), söylemeden geçtiği noktalardan birisi, Rauf Bey ‘in ( Orbay ) Mondros Mütarekesi müzakerelerinde takındığı tavırdır; bunun Gâzi ‘yi ne kadar irkiltebileceğini göstermek için, sadece kabul ettiği koşullardan bir tanesini hatırlamak yeterli: Başta İngiltere olmak üzere, Müttefikler girdikleri yerlerin dışında, lüzum gördükleri şehir ve bölgeleri işgal hakkını elde ediyorlardı; böyle bir haksızlığı imzalayan Rauf Bey (Orbay) Osmanlı Donanması’nda ‘Hamidiye Kahramanı’ sayılsa da, acaba ‘Lausanne Konferansı’ için şayan-ı itimat sayılabilir miydi?

b) ‘Mustafa Kemal kadar adları ün salmış paşalar’ a gelince, -ki kastedilen muhtemelen Karabekir Kâzım Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa vs’dir-, ‘Kurtuluş Savaşı’ sonrası, kurulacak devlet konusunda, onların Gâzi ‘yle hemfikir olmadıklarını, o biliyordu; o kadar biliyordu ki, İngiltere ‘nin Lausanne ‘daki baskısı yetmeyince, içerden Gâzi ‘yi ‘sarsmak’ için kurulması lâzım gelen ‘Terakkiperver Fırka’ yı, başta Rauf Bey olmak üzere, bu ‘paşalar’ kurmuşlardı.

Kısacası, Gâzi ‘nin o sırada, elinin altında, İsmet Paşa ‘dan başka onu dinleyecek bir delege yoktu; onun da ne kadar dinlediği, ya da o zaman dinlediklerini, sonradan nasıl unuttuğu, tarihte yazılıdır.

Cumhuriyet, 08.08.2005