“…Kültür zemin ile mütenasiptir!”

… ha, bir de o lâf! Denilmek isteniyor ki, Gâzi ‘nin ısrarla ‘muasırlaşmak’ tan bahsettiğine, bununla ‘Çağdaşlaşma’ yı kastettiğine bakmayınız; aslında onun söylediği ‘Garplılaşmak’, yâni ‘Batılılaşmak’ tı; zaten, yaptığı da odur! Gerçekte bu, bir ‘son dakika’ savunması; yarım yüzyıldan fazla Kemalizm ‘i, başlangıçtaki çağdaş ve özgün, ulusal kültür sentezi teşebbüsünden; Neo-Tanzimatçı bir ‘alafrangalığa’ kaydıranların, şimdi sığınmaya çalıştıkları, bir savunma!

Geçersizliği, neresinden baksan üstünden akıyor ya, yine de bazı örnek ve tespitlerle, tartışabiliriz.

İki çarpıcı örnek…

( Örnek/1. Cumhuriyet basınında, yurtdışı röportajlarının ‘pîri’ sayabileceğimiz Hikmet Feridun Bey (Es), ilk Avrupa ve Amerika gezilerinde, en çok Osmanlı ‘dan oralara gitmiş göçmenler üzerinde dururdu: Türk, Arap, Kürt, Ermeni, Musevi, vs. Şunun altını ısrarla çiziyor: Kim, ne zaman, hangi amaçla, bu topraklardan uzaklaşmış olursa olsun; geride bıraktığı yaşama tarzını unutamıyor; -mutfağından musikisine, tâbiat-ı şâirânesinden, çeşitli örf ve âdetine kadar- her şeyini, hem de özlemle hatırlıyor.. Kimbilir, belki çocukluğumdan, belki hınzırlığımdan, onun yaptığı bu saptamalarda ‘gayretkeşlik’ arar; gelişmiş ülkelere kapağı atmış Osmanlı göçmenlerinin ‘nostaljisini’ abarttığını düşünürdüm. Yanılmışım.

”… a/Madame Victoire, evliliğinin en mutlu yıllarını İstanbul’da yaşamış, o zarif Mûsevi kadın; doğup büyüdüğü ‘sihirli’ şehirden geldiğimi öğrenince; beni, Claude aracılığıyla, evine davet etmişti. Gittim, zira Alman işgâlinde Museviliği, onun ve eşinin başına ağır işler açmıştı; Nice taraflarına göçüp, sahte kimlikle kaçak yaşamışlar; bu arada, vaktiyle Beyoğlu’nda ünlü bir kuyumcu olan, eşini de kaybetmiş!..

Paris banliyösündeki, küçük fakat son derece kullanışlı evine, girer girmez şaşırdım kaldım. Herhangi bir İstanbul evi gibi döşenmişti, bu ev; pufla, yer minderleri; seccâdeler; divan, duvarlarda, yağlıboya Boğaziçi tabloları! Hizmetçisi, -o da Balat’lı bir İstanbul Mûsevisi kadın- düzgün bir Türkçeyle, kahvemi ‘sâde’ mi yoksa ‘az şekerli’ mi içeceğimi sordu. Fakat asıl, Madame Victoire’un, cevabını öğrenmek istediği, çok daha şahâne bir soruydu… İstanbul’da muhallebiciler, hâlâ o güzel tavukgöğsünü yapıyorlar mı?”.

”… b/Maria Missakian, malûm; 1950 Paris’inde, Fransızların deyişiyle hoş bir amitie amoureuse/aşıkâne dostluk yaşadığımız, Ermeni kızı!.. O gerçi Paris’te doğmuş, Ermenice bilmiyor ama; anne ve baba tarafı, biri Bursa, biri Yozgat! Madame Missakian, basbayağı temiz tirendaz, bir Anadolu kadını; evine girerken, pabuçlar çıkarılıyor; sofrada dumanı üstünde tarhana çorbası, yaprak sarması ve turşu. Köhne gramofonunda çaldığı, nostaljiyi tamamlayan, çocukluğumdan hatırladığım bir şarkı: ‘… kasabamın koyunları / sonra çıkar oyunları!…’ Kulaklarımda hâlâ, kirpikleri nemli kadıncağızın, hâlis bir Anadolu Türkçesiyle vedalaşırken söylediği, o birkaç söz: ‘… Aramıza girenlerin, gözü kör olsun oğul!’ …”

… zamanla bazı başka izlenimler, değişik görgü tanıkları, sonuç hep aynı: Osmanlı ‘nın gerçekleştirdiği kültür ve yaşama tarzı (yâni üstyapı), o topraklarda yaşamış ve yaşayan, bütün halkların niteliklerini özümsemiş, öyle toplumsal ve beşeri bir sentezdir ki, o halk nereye giderse gitsin, başka ve yabancı düzenlerdeki yaşama tarzını yadırgar; alıştığını sürdürür; yoksa Madame Victoire ‘ın şişman ve sevimli hizmetçisi, ‘orta şekerli kahvemin’ yanıbaşında, neden bana bir bardak da su getirsin? Aynen İstanbul ‘daki gibi!…)

Yeni bir Tanzimat çıkmazı…

(Tesbit/1. Bunun karşıtı, Tanzimat sonrası Osmanlı ‘nın, batıncaya kadar; Mustafa Kemal sonrası, Cumhuriyet’in, günümüze kadar; ‘yaşadığı, Batılılaşma’ (Kültürsüzleşme) sürecidir ki, çarkı tamamiyle tersine işler: Bu topraklarda, aynı kültür bileşimi içinde, halkın bir kesimi, ‘asrileşiyorum’ diye ‘kopya bir alafrangalığa’ özenir; ‘çağdaşlaşma’nın bir metod ve sentez sorunu olduğunu kestiremediğinden; ‘ecnebi’yi ‘taklit etmeyi’, ‘modernleşmek’ sanır.

‘Genç Osmanlılar’ öyleydi; ‘Jöntürkler’ bunun başka türlüsü; Gâzi ‘ye karşı, ‘komprador liman şehirlerinde’ -dolayısıyla Meclis’te- oluşturulan, ‘alafranga muhalefet’ ise, bunların Cumhuriyet versiyonu! İsmet Paşa ‘dan itibaren ‘çağdaşlaşma’ yeniden ‘Batı’nın taklidi’ (Batılılaşma) rayına oturtulmuş; ve ‘tarih tekerrürden ibarettir’ sözünü doğrularcasına, o, Cumhuriyet i, içinde bulunduğumuz Osmanlı Tanzimatı çıkmazına sürüklemiştir: Eğer Tanzimat ‘ta ‘Misyoner maarifinin’ ürettiği ‘ecnebi’ kafalı yurttaşı; sen bu defa, ecnebi dille ecnebi kültürü veren ‘kendi maarifinin’ okullarında üretirsen, olacağı elbette buydu. Oysa Gâzi ‘nin tercihi ne kadar net ve açıktır?…”

Oysa, Gâzi demişti ki…

(Gâzi’nin Tesbiti/1. ”… şimdiye kadar tâkip olunan tahsil ve terbiye usûllerinin, milletimizin tarih-i tedenniyâtında, en mühim âmil olduğu kanaatındayım. Onun için, milli bir terbiye programından bahsederken, (buraya dikkat!) eski devrin hurâfatından; ve evsaf-ı fıtriyemizle, hiç de münasebeti olmayan, yabancı fikirlerden; şarktan ve garpten gelen bilcümle tesirlerden uzak, seciye-i milliye ve tarihiyemizle mütenâsip, bir kültür kastediyorum…”

”… çünkü dehâ-yı millîmizin inkişâfı ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Laâlettayin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür (haraset/i fikriyye) zemin ile mütenâsiptir; o zemin, milletin seciyesidir…” (Temmuz 1921).

Yaaa!…)

Cumhuriyet, 25.10.2004