Mahur beste

Ali Kırca

1925’te Menemen’de doğdu.. Ülkenin batısında.. Bir cumhuriyet kaymakamının oğluydu..
24 yaşında, siyasi polis tarafından gözaltına alınınca Paris’e gitti..
Gönüllü sürgünlük yıllarına.. Paris’ten ilk dönüşünden sonra, 1957’de Erzincan’da askerliğini yaptı..

Aynı yıl “o” Erzincan’da askerliğini yaparken; “öteki” yakınlardaki Malatya’da doğdu.. Ülkenin doğusunda..
Yoksul bir işçi ailesinin beş çocuğundan biriydi.
İnsafsız “linç” hançerlerinin kanattığı yüreğine sarılıp, 40’lı yaşlarının başındayken Paris’e gitti..
Zorunlu sürgünlük yıllarına..
Bir daha dönemedi..

O, bugün toprağa veriliyor.. Çok sevdiği ülkesinde..
Öteki, sürgün topraklarında yatıyor.. Çok sevdiği ülkesinden binlerce kilometre uzakta..
Aynı şiirleri yazıp, aynı şarkıları söyleyenlerin ayrılığından kim utanacak şimdi?

Lakin.. Ayrılmayacaklar asla..
Çünkü..
“Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız/ O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız/ Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan, ne hız/ Yalnız, kederli yalnızlığımızda sıralı, sırasız/ O mahur beste çalar, müjganla ben ağlaşırız..”
Ayrılmayacaklar, çünkü:
“Haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi/ Demirlemişti, eli kolu bağlıydı, ağlıyordu/ Dört bıçak çekip vurdular dört kişi/ Yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu/ Cinayeti kör bir balıkçı gördü/ Hiçbiriniz orada yoktunuz..”
Ve çünkü:
“Tut ki gecedir/ Katiller huzursuz, hırsızlar sinirli/ Hainler ürkekçedir/ Elleri telefona kendiliğinden uzanıyor/ İhanete gece müthiş bir gerekçedir/ İhbarlar birer sansar/ Bir telefondan bir telefona atlar/ İhanet bir bilmecedir.”
Ve çünkü:
“Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular/ Böyle bir sevmek görülmemiştir/ Yalnızlıklarımda elimden tuttular/ Uzak fısıltıları içimi ürpertir/ Sanki gökyüzünde bir buluttular/ Nereye kayboldular şimdi kim bilir/ Ne kadınlar sevdim zaten yoktular/ Böyle bir sevmek görülmemiştir.”
Ve çünkü:
“Rinna rinna nay/ Yollarım kapandı lay/ Bulutlar parçalandı/ Gün gider gün gider/ Rinna rinna lay/ Künyemiz yazıldı lay/ Kervanımız dizildi/ Can gider can gider.”
Ve çünkü:
“An gelir, paldır küldür yıkılır bulutlar/ Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet/ O eski heyecan ölür/ An gelir biter muhabbet/ Çalgılar susar, heves kalmaz/ Şataraban ölür/ An gelir ömrünün hırsızıdır/ Her ölen pişman ölür/ Hep yanlış anlaşılmıştır/ Hayalleri yasaklanmış/ An gelir şimşek yalar/ Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını/ Direkler çatırdan yalnızlıktan/ Sehbada Pir Sultan ölür! / Görünmez bir mezarlıktır zaman/ Şairler dolaşır saf saf/ Tenhalarında şiir söyleyerek/ Kim duysa, korkudan ölür/ Tahrip gücü yüksek, saatli bir bombadır patlar/ An gelir, Attila İlhan ölür..”

Dünden beri gazetelerde bu şiirleri okuyorsunuzdur mutlaka..
Okumayın yalnızca.. Alın elinize “Büyük Şair” in on yedi şiirini..
On yedi Attila İlhan şiirinin “şarkısı” nı da mırıldanın bir yandan:
Ahmet Kaya‘dan..
Hep yanlış anlaşılmış, hayalleri yasaklanmış” Malatyalı ve çocuk yürekliadamın şarkılarını..
Kim duysa korkudan ölür” olmuş şarkılarını..
Utanç verici bir linç gecesinde, çatalbıçak saldırmacasına, korkudan ölür olmuşlardı ya hani..
İşte onları, “An gelmeden ölen adam” ın şarkılarını..
Türkçe’nin en büyük şairlerinden birinin şiirlerini; sevdiği ve bildiğitek dille, Türkçe’yle şarkılara yazan “adam” ı da hatırlayın bu hüzünlü sonbahar sabahında..
Kabul edin ki; koca bir kuşak “müjgan” la ağlaşırken, “o mahur beste” çalıyordu kasetçalarda!…