“…Müslüman ´Almanlar´, Hıristiyan ´Türkler´…”

(Çağrışım/1.”… aklımda neden yağmurlu bir gün olarak kalmış, kestiremiyorum; bilgisayarın ekranındaki e-mail ‘i okur okumaz, gözlerimin önünde bir hayal; camlarda, aşağı doğru süzülen, yağmur benekleri; parkın ağaçları, soğuk bir pus içinde kaybolmuş, telefonda o ses; Hablemitoğlu ‘nun sesi; yüz yüze hiç gelemeyip, karşılıklı konuşamadığım, uzak bir dostun sesi Batı ‘nın, İslâm karşısındaki tavrını, bana anlatmaya çalışıyor.

Ne diyordu? Acaba şöyle özetleyebilir miyim?

”-… Almanya’da, genel olarak Avrupa’da yaşamakta olan Müslüman nüfus için düşündükleri iyilik; onları, ulusallıklarından soymak, dinlerini -deyim uygun düşerse- kendi ulusallıklarına bağlamak; yâni nasıl mı, Almanya’daki Müslüman Türkler, Türkiye ve Türklükle ilişkilerini zamanla kaybedecek, Alman Müslümanı olacaklar; buna mukabil, Türkiye’deki Müslümanlar, dinler arası diyalog sayesinde; -elbet, misyoner okullarının da gayretiyle- Tanrı’ya ortaklaşa bağlılık düzeyinden, yavaş yavaş, Hıristiyanlığa kaydırılacaklar…”

Üzerinden kaç yıl geçti, bilemiyorum; Hablemitoğlu ‘nu hiç görmedim, ne var ki bu kısa fakat etkileyici özet, içimde fena halde yer etmişti; belki de bu yüzden, daha önce bu köşede Hıristiyanlık serüvenini uzun uzun izlediğimiz, Oktay Duman ‘ın (asıl adı başka) yeni mektubunu okurken, elimde olmayarak o telefon konuşmasını hatırladım.

Hatırlamamak elde mi? Hele şu satırları bir gözden geçirin de, öyle karar verin!..)

Emir ‘yukardan’ gelince…

”Tesbit/1. ”… her ne kadar Katolik Kilisesi, Protestanlar’a göre, misyonerlik yapmıyormuş gibi görünse de; misyonerlik, -yâni ‘Müjde’yi dünyaya yaymak- Kilise’nin asli görevidir. Bu yüzden Katolik Kilisesi, doğası gereği ‘misyoner’ olmak zorundadır. Ancak Katolik Kilisesi bu konuda çok daha derinden, çok daha sağlam bir yol izler…”

”… bir gün Rahibim bana demişti ki: ‘-… düşünebiliyor musun, Aziz Antuan birkaç yüzyıl önce Tanrı’yı duyurmak için Müslüman ülkelere (galiba Fas’a) gitmişti; şimdi Müslüman bir ülkede, İstanbul’da onun adına bir kilise var’. (Dahası, onun adını vaftiz adı olarak alan Türk gençleri var.) Sanırım bu, Katolik Kilisesi’nin yaklaşımı ve olaya bakışını anlamamızda yardımcı olur…”

”… Katolik Kilisesi şu anda kendisine bir ‘taban’ yetiştiriyor: Yüz yıl, iki yüz yıl sonrasını bile hesap ederek, bu işi, bir piramit inşa etmek gibi düşünüyorlar. İlk kuşakları ne kadar sağlam olursa, devamı da sağlam olur ve yıkılmaz. Tahminim bu şekildedir: tüm ülkede, her türlü sağlam eğitimi almakta olan, en az yüz kişilik bir katekümen grubu var. Kitap dağıtımına rahipler tarafından da önem verilir ama, kitaplar kilisenin girişinde bir yere konulur, ücretsizdir; ve gelenler, kendileri alırlar, tek farkları bu…”

”… ve 2000 yılında Katolik Kilisesi’nin aldığı karar, Türkler’e yönelmektir; bu kararlarında, Levantenler’in ‘ölü’ bir kilise olması da etkili olmuşsa da, en önemli etkenlerden birisi de, Vatikan’ın 2000 yılında tekrar Misyonerliğe el atmasıdır; yoksa biz (Hıristiyan) Türkler bir şeylerin değişmesini istemiş olsak da, çok ağır hiyerarşik yapısından dolayı, her şey bu denli hızlı ilerleyemezdi, ama emir ‘yukardan’ gelince, herkes anında, seve seve uyguluyor…”

Papa’nın Türkiye’ye ilgisi…

”… daha önce yazmış olduğum gibi, İzmir’de bir kilisenin bir nevi ‘zangoç’u olmuştum. Bir gün kiliseye Vatikan’dan bir tebrik mektubu geldi. Bizim kilisenin, artık hatırlamadığım bilmem kaçıncı kuruluş yıldönümü idi ve Vatikan’a buna dair bir mektup yazılmıştı; işin en ilginç noktası şurasıydı ki, -ki buna rahibim de çok şaşırmıştı- Vatikan’dan gelen tebrik mesajının altında, ‘bizzat’ Papa’nın imzası vardı: O zaman, ‘Papa Türkiye ile ilgileniyor’ diye, ne gururlanmıştık!…”

”… çünkü Vatikan, kendisine ait kilise sayısını bilemeyecek kadar çok Katolik Kilisesi’ne sahiptir; kaç tane olduklarını, ben bile tahmin edemiyorum. Dünyada hiçbir özelliğe sahip olmayan, bu binlerce kilise içinden birinden, bir mektup gidiyor; ve genellikle Vatikan’a gelen mektuplar ve Vatikan’dan gönderilen mektuplar, Papa’nın kalabalık sekretaryası tarafından ‘Papa Sizi Kutsar’ şeklinde bir imza ile gönderilirken, Türkiye’deki bir kiliseye, böyle bir tebrik mesajı geliyor. Hatta rahibim şöyle demişti: ‘-… Papa gerçekten Türkiye ile ilgileniyor’. Burada mühim olan Papa Jean-Paul’ün değil, Vatikan’ın önderi olan Papa’nın, Türkiye ile yakından ilgilenmesidir, yâni Vatikan’ın..”

”… ve Papa’nın Türkiye’ye ziyareti, birçok kişiye güven verecektir; ve birçok adrese de mesaj!…” (24 Ekim 2004 tarihli, e-mail)

Daha neler neler…

(Bunları ben söylemiyorum, yıllarca önce Hıristiyanlığı seçmiş, önce Katolik, sonra Protestan Kilisesi’ne hizmet etmiş bir Türk çocuğu söylüyor; üstelik, ‘Vatikan’ın gösterdiği alakanın, nasıl Fener Patrikhanesi’ne de uzandığını’, ‘bu okul açıldığında, Ermeniler’in, Fener’in ve en önemlisi Katolik Kilisesi’nin de onu kullanacağını’ ilave etmiş…

Ona da bir göz atacağız…)

Cumhuriyet, 26.11.2004