“…Niye ´Yılana´ Sarıldık?..”

…peki, bu curcuna içinde, basın (o tarihte matbuat) kendisine yakışanı yapıyor, ulusal çıkarları, ulusal düzeyde savunuyor muydu? ‘Millî Şef’ in şakası yoktu hiç, muhâlefeti başından sindirmişti ya, Nadir Nâdi Bey’e bakarsanız, aslında -aynen günümüzde olduğu gibi- işi şakşakçılığa dökenler az değil, çoktu: ”… ‘Millî Şef’ deyiminin ardında, ‘şefliği’ müesseseleştirmek isteyen, bir gayret seziliyordu. Tüzük değişikliğine, itirâz eden bir kişi çıkmadı. İtirâz etmek şöyle dursun; dünya şartları değişip de İsmet İnönü ‘Millî Şeflik’ ve ‘Değişmez Başkanlık’ pâyelerini, kendisi üzerinden silkip attığı güne değin, biz onu avuçlarımız patlayasıya alkışladık…” (‘Perdenin Aralığından’ s. 17)

Alkışlanan nedir? Gâzi ‘nin Türkiye için tasarladığı, ‘Ulusal Demokratik Devrim’ i bir kenara bırakıp, işi Oligarşi ‘ye dökmek mi? Okullardaki yetmezmiş gibi, Halkevlerinde ve Köy Enstitülerinde ‘Komprador Alafrangalığını’ modernlik diye öğretmek mi? Yoksa, Fransa yenilip çökünce, yalnız kalan İngiltere ‘yi oyalayıp, Adolf Hitler ‘le flörte başlamak mı?

Hayır şaka etmiyorum: Hem Dostluk Anlaşması imzaladık; hem de çok daha ötesine gittik. Meselâ mı?

Bu ‘hastalık’ eski bir ‘hastalık’ mı?

J ohannes Glasneck ‘e göre, ‘Gâzi’ yi, yaşasaydı eğer, dehşete düşürecek; yalnız Türkiye Cumhuriyeti ‘ni değil, Osmanlı Tarihi ‘ni de utandıracak işler yapılıyordu:

”… Alman faşistleri, başarılarının en çoğunu, gazete sahiplerine, yazıişleri görevlilerine ve bazı gazetecilere -bazen gazete sahiplerinin haberi olmadan- rüşvet vererek sağladılar. Mart 1941’de Balkanlar’a yapılacak Alman baskın/taarruzu için; Türkiye’nin uysal tarafsızlığını güvenceye almak söz konusu olunca, Ribbentrop, 9 Mart’ta Von Papen’e bir telgraf çekerek, basının ve radyoda çalışanların parayla kandırılması için, birkaç milyonun döviz olarak dağıtılmasını önerdi. Von Papen, verdiği karşılıkta istenilen işin başarı ile yerine getirildiğini bildirdi. Rüşvet verme işini, daha sonraları, büyükelçilik görevlilerinden, Von Ribbentrop’un kayınbirâderi Jenkee yürüttü…”

Hepsi bu kadar mı? Hayır, daha da kötüsü var: ”…Türk gazeteleri yayımladıkları haberlerin çoğunu, 1942’de doğrudan Başbakanlık Basın Dairesi Genel Müdürlüğü’ne bağlanan, Anadolu Ajansı’ndan alıyorlardı. Bu ajansın verdiği haberlerin yüzde 20-25’i DNB (Nazi Ajansı), yüzde 50’si ise Reuter Ajansı’nın haberleriydi. ABD’nin savaşa girmesinden sonra, United Press’in haber malzemesi, kısa zamanda yer kapladı. (Buraya dikkat!) Başbakan Refik Saydam, 4 Mayıs 1942’de, Anadolu Ajansı’nın bütün Yahudi memurlarının -bunların toplamı 26 kişiydi- ‘ertesi gün işi bırakmaları’ buyruğunu verdi. Bu karar Hükûmet içinde yapılan, uzun tartışmalardan sonra verildi; tartışmalar sırasında Basın Genel Müdürü Selim Sarper, Ajansın, ‘Müttefikler’den yana olan müdürü Muvafak Menemencioğlu’na

karşı, sonunda galip çıktı. Alman Büyükelçiliği bunu başarı saydı, ‘Anadolu Ajansı’nın çoğunlukla düşman tarafına yakınlık duyan Yahudi öğelerden temizlenmiş olmasının, haber dağıtımı üzerinde olumlu etkiler yapacağını umut ettiğini’ yazdı…” (Bkz. ‘Türkiye’de Faşist Alman Propagandası’, Onur Yayınları.)

Ne garip! İnsan bu satırları okuyunca, hiç şaşırmıyor; neden, yoksa Media ‘mızın bu ‘bu eski hastalığı, günümüzde de ‘nüksetti’ de ondan mı?

‘Rûhen ve bedenen Tanzimatçı’dırlar…

N âdir Nâdi Bey , ‘hatıraları’nda buna neyi sebep göstermiş, bakar mısınız:

”… o yıllarda totaliter yönetim modası salgın halindeydi. Almanya, İtalya, Rusya ve Japonya’ -gibi dev memleketlerin yanı sıra, İberik Yarımadası’nda, Orta Avrupa’da, Balkanlar’da irili ufaklı para/faşist rejimler kurulmuştu. Ufukta belirmeye başlayan savaş bulutları, çoğu milletleri koyun sürüleri halinde, birer çobanın etrafında toplanmaya zorluyordu. Demokrasi’ye ihtiyarlamış, devrini yaşamış, verimsiz bir yönetim sistemi diye bakan aydınlar, günden güne artıyordu…” Perdenin Aralığından’, S. 17)

İnsan, ister istemez, tam da burada; Yakup Kadri Bey ‘in (Karaosmanoğlu) başka bir münâsebetle söylediği, fakat buraya da cuk oturan, sözlerini hatırlıyor. ‘milletler koyun sürüleri halinde, çobanın etrafında toplanıyorlardı’ öyle mi? Onlar zaten, ‘rûhen ve bedenen Tanzimatçı dırlar’, halbuki…

”… Mustafa Kemal inkılâbını, Tanzimat Hareketi’nin bir devamı gibi görenler. Bu hareketin öbürüne ne kadar zıt olduğunu, hiç değilse, bu noktada hissetmelidirler. Başları sıkıya geldikçe ecnebi sefâretlere sığınan Tanzimatçı devlet adamıyla; Anadolu köylüsünün kucağına atılan ‘Millî Devlet Adamı’ arasında karşıtlıktan başka, ne bulunabilir? Bunlardan birisi şahsi hürriyetini, şahsi selâmetini arayan; öbürü millî istiklâli ve millet için de hürriyetini arayan adamdır..” (Bkz. ‘Politikada 45 Yıl’, Bilgi Yayınevi, 1968)

İnsanı dehşete düşüren nedir bilir misiniz? Üzerinden yüz yıl bile geçmeksizin, Türkiye’de işlerin ‘ecnebi’lerle, aynı minvâl üzere sürdürülüp, aynı umutlarla ‘aşağıdan alınması’! Kim hatırlamaz: II. Dünya Savaşı yıllarında, herkesle iyi geçindiğini zanneden, Millî Şef , savaşın sonunda yapayalnız ve dımdızlak, ortada kalmıştı: Amerikan İttifakı ‘na dört elle sarılması bundandır.

Yoksa yılana mı sarılmıştı?

Cumhuriyet, 15.04.2005