“…O Mektuplar ki!..”

(Ulusal ‘dip dalgası’ndan, ‘ecnebi dille öğretim’ e tepki mektupları, adeta yağıyor; birbirinden ilginç şu üç mektubu hele bir okuyun, sonra tartışırız.)

Dicle Alagöz yazıyor:

”….’yabancı dil eğitimi’ bir devletin, dünyanın birbirine yakınlaştığı bu çağda, öğrencisine sağlayacağı, en güzel imkânlardan biridir, ancak ‘yabancı dille eğitim’, bir ulusa yapılmış hakarettir. Bunu, iki yabancı dili çok iyi, başka ikisini ise temel düzeyde konuşan biri olarak söylüyorum ki, yabancı dil bilmediğim için bunu kötülediğim zannedilmesin…”

”…ana dilim varken ve bu dil yaşam tarzımla, kültürümle, beni en iyi şekilde yansıtıyorken; hayatımın büyük bir bölümünde önemli rol oynayacak eğitimimi, niye başka bir dille almam gerekiyormuş? Yok eğer, ‘biz düşünme ve gözlem yapma özürlüyüz; ille birilerini örnek almamız gerekiyor’ diyenler varsa; bir baksınlar bakalım, kimlerde var ‘yabancı’ dille eğitim? Gana, Nijerya, Tunus.. bu, o ülkedeki insanların topluca aldıkları bir karar değildi belki de ama, ben bu ülkelerden insanlarla karşılaştığımda, öğrendikilerini kendi dillerinde tartışamıyor olmaları, elimde olmadan ‘kendisi bir şey beceremeyip, başka milletler tarafından eğitilmiş insanlar’ görüntüsü geliyor, gözlerimin önüne; ve saygım bir kere daha artıyor, Türkiye’ye ve başöğretmenine!..”

”…’yabancı dille eğitimi’ savunan arkadaşlar, çok büyük hata yapıyorsunuz. Hiçbir yabancı dil, ana dilinizin yerini tutamaz, su gibi konuşsanız bile. Hayatı örnek alın; özlediğiniz insan sizi ciddiye almaz, sizi takdir de etmez; ancak kendinize özgü olursanız, ilgi çekersiniz. Mükemmel değiliz, eleştirilmesi gerekeni, eleştireceğiz elbette ama, toplum olarak kendimizi gerektiğinden küçük görüyoruz. Her ülkenin artıları ve eksileri var, inanın hiç kimse bizden üstün değil! Yabancı dili iletişim için öğrenin, dünyayı tanımak için; ama, kendimizi eğitmek için, İngilizceye ya da Almancaya ihtiyacımız yok. Kendinizi küçük düşürmeyin, anadilinizde eğitim görün ve mesleğinizi gerçekten öğrenin; sonra, yabancı dilde, bildiklerinizi paylaşın, pekiştirin, kendinizi geliştirin ve en önemlisi ifade edin ki, o üstün gördüğünüz Batı toplumları arasında yeriniz, onların ayaklarının dibi değil, sağlam bir koltuk olsun…” (5 Mart 2004)

Mehmet Kaçkarlı yazıyor:

”…ben İngilizce öğretmeniyim, misyoner okullarından mezun olmadım, devlet lisesinde okudum ve daha sonra da Marmara Üniversitesi’nde İngiliz dili eğitimi bölümünü bitirdim. Anadolu ve fen liseleri ile başlayan, toplumu kendisine yabancılaştırma hamlesi, ‘süper liseler’le taçlandırıldı. (Süper lise ne demekse, onu da anlamıyorum)…”

”…. ben konunun başka bir boyutuna, bu okullarda okutulan kitaplara değinmek istiyorum. Bu okullarda İngiltere ve ABD’den ithal edilen kitaplar kullanılıyor ve bunlar için harcanan para milyar dolarla ifade edilecek boyuttadır. Merak ediyorum, acaba dil eğitimi Türk öğretmenlerin yazacağı kitaplarla yapılamaz mı? Devlet eli ile ve de cebimizden ödediğimiz para ile, çocukları, içinde yaşadıkları toplumun değerlerinden uzaklaştırıyoruz…”

”…geldiğimiz noktayı özetlemesi açısından, yakın zamanda tanık olduğum, bir olayı nakletmek istiyorum. Yeni yıl öncesi, İzmir’in büyük alışveriş merkezlerinden birinde, bir özel okulumuzun ilköğretim kademe öğrencilerinden oluşan korosu, Noel şarkıları söylüyordu. Yoruma gerek var mı?..” (8 Mart 2004)

Sıla Kızılırmak yazıyor:

”…babamın mesleğinden dolayı, uzun yıllar Brüksel’deki Fransız lisesinde okuduktan sonra, ailemle birlikte Ankara’ya döndüm ve o ünlü üniversitemizin işletme bölümüne girdim. O günü dört gözle beklemiştim, Türkiye’nin en akıllı gençleriyle birlikte, en iyi üniversitesinde okuyacaktım, nihayet tam anlamıyla Türk olacaktım. Sabırsızlıkla bunları düşünürken gözlerim dolardı. Nihayet o gün geldi, ilk derse girdim; İngilizce konuştuğunu zanneden bir hoca, anlaşılması imkânsız bir aksanla ders anlatıyordu; herkes Türktü; ancak ders esnasında tarzanca konuşmak gerekiyordu; en kötüsü de şuydu ki, herkes orada olmaktan gurur duyuyordu. Ben o gün Türkiye’ye ne olduğunu anladım ve dünya başıma yıkıldı: Bir sömürge!..”

”…ve biz dört yıl boyunca Amerikan kitaplarından çalışıp, kendimizi çokuluslu bir şirkette çalışmaya hazırladık. Türkiye ekonomisini öğrenmedik, Türk şirketlerini incelemedik, Türk ticaret hukukunu İngilizce olarak ezberleyip, herkesin kopya çektiği bir sınavla geçtik. Bölümün en havalı ve efsanevi hocası, bize sürekli olarak Amerikan şirketleri üzerinde vak’a çalışmaları yaptırdı, çünkü Amerikan ‘business school’larında böyle yapılıyor. Sonuçta biz Türkiye’nin ilerlemesi için ne yapılabilir değil, dünyanın en büyük çokuluslu şirketleri nasıl daha fazla kâr yapabilir, onu öğrendik…”

”…meselâ bir Türk ürününden nasıl bir dünya markası yaratılıyor, onun üzerinde kafa yormadık; onun yerine ayranımızı, yoğurduğumuzu, suyumuzu Fransız ÇUŞ’larına sattık ve her su içtiğimizde Fransa zengin oldu. Halbuki bir Türk üniversitesinde işletme bölümünün en önemli araştırma alanı şu olmalıydı: Türkiye’nin dış borcu her geçen yıl artıyor, mesele nedir, bunu azaltmak için ne yapabiliriz ve borçlanmaya gerek kalmadan zenginliğimizi nasıl arttırabiliriz? Globalizmi tartışmalıyız, kime yaradığını anlamaya çalışmalıyız…”

”…en ilginci de şu: ben Fransız sisteminde öğrenim görüp ‘ulusal’ olmayı öğrenmişim. Eğer Türkiye’deki bir ‘sömürge okulu’nda okumuş olsaydım, bu görüşe sahip olamazdım ve belki de ayran ve su pazarını ecnebi firmaya devrettik diye sevinirdim…” (5 Mart 2004)

(Mektup sahiplerinin asıl adları ‘mahfuz’ tutulmuştur.)

Cumhuriyet, 17.03.2004