“…O ´Tehlikeli´ Üçgen!..”

…olay, Paris ‘ten 2. dönüşüme rastlıyor; artık fakülteyi ciddiye aldığım için, Lâleli ‘de Melâhat Hoca ‘nımın evinde, pansiyonerim; bir akşam ne görsem, iyi: meğer aziz dostum Enver (Aytekin) , ‘takımıyla’ birlikte, Küllük Kahvesi ‘ne ‘takılmıyor’ mu? Kahve, Beyazıt Camii ‘nin Meydan ‘a bakan kesimindeydi; ulu ağaçların gölgesinde, çayını yudumlayan, kahvesini içen mi ararsın, nargilesini tokurdatan mı; her çeşidi var..

Lâiklik de seni kurtaramaz, Yunan/Latin kültürü de!..

Sonradan Sosyal Yayınevi ‘ni kuracak olan Enver (Aytekin) , o tarihte ikamete yeni açılmış Levent ‘te – Aziz Ağbiy ‘le (Nesin) ortak- ilk kitapçı dükkânını açmıştı; onu ancak pazarları görebiliyoruz. Aramızda en çok tartışılan, ‘İnönü Demokrasi’ sinin, neye benzediği? Yanlış hatırlamıyorsam, bin yıllık arkadaşım Asım ‘ın (Bezirci) da olduğu bir sabah, şöyle bir fikir yürütmüştük..

”…rejim artık, oligarşi üzerine oturmuştur; Bürokrasi, Burjuvazi ve onların ‘beslediği’ intelligentsia (aydın kesimi), ülkenin egemenliğini ellerinde tutuyor; o kadar ki, ‘muhalefeti’ bile, kendi içlerinden üretiyorlar; çünkü paylaştıkları tehlikeli bir tutum var, o da bunların ‘Gâzi Cumhuriyeti’nin en önemli özelliği olan Anti/Emperyalizm’i terk etmesi, tam tersine, Emperyalizm’den medet ummasıdır; hem de ne zaman; Dünya Savaşı’ndan sonra, en azgın emperyalist ülkeler bile; sömürgelerine iyi kötü serbestlik verir; ekonomisi, kendi denetimlerinde kalmak üzere, siyasal bağımsızlık tanırken…”

”…Gâzi’nin Türkiyesi için, utanç verici bir tutum! Türkiye, ‘Mazlumlar’ın davasına sahip çıkmıyor muydu? Bayrak onun elinde yükseldiğine göre, adına ‘III. Dünya Hareketi’ denilen bu yeni ‘hürriyet ve istiklâl kavgasının, başını biz çekmemeli miydik? Ne gezer? Ankara, ‘Oligarşi’nin egemenliğini reddedebilecek hangi parti kurulursa, onu derhal devre dışı bırakarak; Batılılık ve Batıcılık düzeyinde mutâbık, birbirinin benzeri kuruluşlarla, ‘liberal’ bir toplum olmaya yöneliyor. Bilmiyorlar ki, ulusal burjuvazi doğru dürüst oluşmamış ve gelişmemiş ise; hele sen memleketi mülkün sanır, ‘devletçilik’ten uzaklaşırsan, tam da Emperyalizm’in arzuladığını yaparsın, yâni sakalını onların eline verirsin!..”

”Laiklik de seni kurtaramaz, Yunan/Latin kültürü de!..”

‘Millî burjuvazi hayali’nin tasfiyesi

Şimdi ister misiniz, olanların gerçek mâhiyetini ve gizli sebeplerini; araştırmacı, son derece titiz bir düşünürün kaleminden öğrenelim?

”…Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölmesi sonucu, Celâl Bayar hükümeti düşer ve İsmet İnönü Cumhurbaşkanlığı’na seçilir; bu nâzik anda, parti cihazı (yani Bürokrasi) , Burjuvazi’den gelen baskılardan çok daha önemli bir rol oynamış ve Bürokrasi yeni baştan iktidarı ele geçirmiştir. Bundan sonra, yeni iktidar (buraya dikkat!) savaş yılları içinde ülkenin yönetilmesi kadar, bir ‘Millî Burjuvazi’ hayâlinin tasfiyesini de, kendi üzerine alacaktır…”

”…bunun ardından gelen ve II. Dünya Savaşı’yla Soğuk Savaş’ın 1947 yılına kadar uzanan ilk başlarını içine alan dönem, Türkiye’nin yeni baştan Emperyalizm’in çemberi içine girişini ifâde eder. Bu dönem içinde, birbirinden bağımsız iki olgu belirginleşir ve aynı amaca doğru yönelir. (buraya dikkat!) Türkiye Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı’nın dışında kalmış bir devlet olmasına rağmen savaşın dolaylı etkileri, ekonomik abluka, seferberlik, askeri harcamalar, ülke ekonomisini temelinden sarsmış ve 1930 yılından sonraki cılız ilerlemeleri de silip yok etmiştir. (buraya dikkat!) Böylece, iç kaynakların ulusal bir kapitalizmi beslemeye yetmeyeceği, Burjuvazi’nin gözünde açık seçik hâle gelir…”

”…üstüne üstlük, ABD de savaş sonrasında kredi musluklarını açınca, ‘Millî Burjuvazi’ düşü tarihe gömülerek; yerini, azgelişmiş ülkelerin tipik ‘Komprador Burjuvazisi’ne bırakır; ama bu ekonomik açmazın yanı sıra önemli ikinci bir unsuru da gözden kaçırmamak gerekir. Bu da jeopolitik durumu dolayısıyla, Türkiye’ye hem savaş sırasında, hem savaş sonrasında yeniden ilgi gösterilmeye başlanmasıdır. Bu siyasal ilgi, giderek Emperyalizm’in yeni taarruzunu belirleyecek olan ekonomik bir ilgiye de dönüşecektir…” (Stefanos Yerasimos / ‘Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye’ / s. 1318/1319, Gözlem Yayınları, 1976)

Görmüş mü, görmemiş mi?..

Şimdi gel de, Yusuf Akçura ‘nın taa o zaman altını çizdiği gerçekleri hatırlama; Tanzimat ‘tan bu yana, o ‘Tehlikeli Üçgen’ yâni Türk Bürokrasi ‘si de, Burjuvazisi de, Intelligentsia ‘sı (aydınları) da, aynı hastalıktan malûldürler: kendilerini, Batı ‘dan ve Batılı ‘dan aşağı görmek!

”…biz Batı’nın gözüne girmek isteriz; Batı’nın iyi niyetli yakınlığını kazanmak isteriz; bir gazetecinin dediği gibi, ‘Avrupa Medeni Ailesi’ içinde yer tutmak isteriz; onun için Batı’ya yaranmalıyız, hatta dalkavukluk etmeliyiz; Doğu ile uğraşmakta ne yarar var, onlardan ne çıkar sağlanacak?..” (Sırat/ı müstakim dergisi, 16 Şubat 1911).

Davranıp şöyle bir etrafınıza bakın; Yusuf Bey (Akçura) daha geçen yüzyılın başında, ne olduğumuzu, ne olacağımızı görmüş mü, görmemiş mi?

Karar sizin!

Cumhuriyet, 29.04.2005