“…On Üç Yıldır Hıristiyanım, Ama…”

…tatil dönüşü, bilgisayarımda şaşırtıcı bir mesaj buldum; şaşırtıcı, çünkü şöyle başlıyor: ”…inanç olarak, samimi bir şekilde, on sekiz yıldır Hıristiyanım ama, ‘Solcu’ ve ‘Kuvayı Milliyeci’ olduğumdan, şüpheniz olmasın; zaten, bu vasıflara sahip olmasam, size bunları asla yazamazdım…”

Neler mi yazıyor? Bunları irdeleyeceğiz, fakat önce 30 Ağustos gecesi, İzmir Fuarı ‘ndaki İsmetpaşa Kültür Merkezi ‘nde yaptığım söyleşiden sonra, soru soracağım diye söz alan delikanlının, söyledikleri üzerinde durmak niyetindeyim: bence, ikisi arasında, -gözle görülmez, elle tutulmaz- bir bağlantı var gibi görünüyor da…

‘Dogmatik’ olanı ‘çağdaş’ zannedip…

( Tesbit/1. ”… ‘söyleşi’, ‘Batılılaşma’ ile ‘Çağdaşlaşma’ arasında mevcut, ‘ulusal’ düzeydeki ‘karşıtlık’ üzerinde akıp gitmişti; oysa soru, dolaysız bir şekilde İnönü Cumhuriyeti ‘nde bir zaman uygulanıp, ‘bilâhara’ vazgeçilmiş olan Yunan/Latin kültürünün, -daha açıkçası Latince’nin ve Latince Öğretimi’nin- savunulması şeklinde geldi; o genç soru sormuyor, düpedüz Latince’nin ve Latince öğretimin propagandasını yapıyordu: ‘Dip Dalgası’ ndan çok kalabalık bir kesit veren dinleyici kesiminin, uğuldayan tepkisine neden oldu: Salonu terk etmek zorunda kaldı.

Fakat önce bir yanlışı düzelteyim: İnönü Dönemi ‘nde Yunan/Latin ‘hayranlığını’ eleştirmenin; Batı (Emperyalist) Uygarlığı ‘nın bu iki ana diline, bu dille yazılmış eserlere, tepki olmaktan çok; Hıristiyan Dogmatikliğinin , bu iki ‘kutsal’ dili üzerine oturtulmuş olan; hem o dilleri, hem de o dini; Vatikan ‘ın, ‘Beyaz, Batılı ve Hıristiyan’ Emperyalizm ‘in, egemenlik aracı olarak kullanmasına tepkidir. Meraklısı isterse, eski Yunanca da, Latince de öğrenebilir; Batı Dilleri’ne âşinalık açısından, bu yararlı da sayılabilir; bu iki dilde, bütün dünyanın yararlanabileceği eserler vardır, çevrilmelerine itiraz etmek, ‘yobazlık’ da sayılabilir. O halde, itiraz niye mi?

İtiraz, dilleri öğrenmeye ya da o dilde yazılmış ‘ecnebi’ klâsiklerini çevirmeye değil; ‘Ulusal’ kültür ve edebiyatın üzerinde yükseldiği, dilleri ve temelleri yok sayıp; emperyalizmi müsellem ‘ecnebi’nin, anadillerini ve o dillerde yazılmış eserlerini, neredeyse ‘ulusallaştırmaya’! Daha da önemlisi, ‘çağdaşlık’ deyince ‘akılcılığı’, -yâni Rasyonalizm’i, yâni Laikliği-; dolayısıyla ‘Naklî’ bilgiden, ‘Aklî’ bilgiye intikâli anlayacak; bir bakıma ‘ümmet sentezi’ üzerinde, ulusal bir ‘millet sentezi’ deneyecek yerde; Hıristiyan mantalitesi içinde kalarak, Latince/Yunanca ‘naklî’ -yâni dogmatik- bilgiyi ‘çağdaş’ zannedip, kendisi için ‘ulusal’ ve ‘tarihsel’ olanın, -yâni asıl ilericinin- yerine koymak!

Delikanlı, Hıristiyan olunca, kendisini daha ‘ilerici’ sanabiliyor: Yanlışın vahâmetini görebiliyor musunuz? O gece konuşanın yaptığı da, örtülü olarak buydu: Hıristiyanlığın beğenilip önerilmesi!..”

‘Leyleğin attığı yavru’ mu oluyorlar

( Çağrışım/1. ”…savaş sonrası Paris ‘inde (1949) bir akşamüstü, Cahit ‘le (Güçbilmez) ben galiba Montparnasse ‘da, konuşa konuşa yürüyoruz; nemli ve alacakaranlık bir gurbet, ufukta, ürkütücü ihtimaller!.. Arkamıza birisi takılmasın mı? Zayıf, zarif bile diyebileceğim, mütevazı bir zat! Ondan ‘pirelendiğimizi’ farkedince, kibarca sokuldu, Meşrutiyet İstanbulu ‘nun Türkçesiyle, kendisini tanıttı: Mütareke (1918) yıllarından beri, bu ülkede yaşamaktaymış, yalnız ve bekâr; o kadar hasret çektiği anadilini işitince, yüreği kalkmış; ardımıza takılmadan edememiş; acaba kısa bir kahve sohbetine, ne dermişiz?

Durum, orada aydınlanacaktı; papazlar, Dersaadet ‘teki ‘misyoner okulu’ nda onun ‘fikrine girmiş’ , Katolik olmasını sağlamışlardı; sonra onlar, din değiştiren birkaç çocuk, türlü vaatlerle Fransa ‘ya getirilmişti: yıllardır ‘biçâre ve münzevi’ , bu şehirde yaşıyor, badanacılık yaparak geçiniyordu; İstanbul hasretinden ölebilirdi ama, ‘memlekete dönmeye yüzü yoktu’ ki! Adamdan ayrılır ayrılmaz, Cahit (Güçbilmez) , suratı acı bir ilaç içirilmiş gibi, altüst: ”-…leyleğin attığı yavru!” demişti, ”…adamı amma harcamışlar be! Allah böylesinden saklasın!..”

O gün bugündür, ne vakit misyoner okullarından ya da, şu veya bu şekilde ‘Hıristiyan olanlar’ dan, söz açılsa; o an kendimi Montparnasse ‘daki o yağmur alacası içinde; ruhen hâlâ İstanbul çelebisi, o ‘muhtedi’ yle yan yana yürürken görürüm; zavallı kendi kendisinin ‘hayâli’ gibiydi; ‘asrileşeyim’ derken ‘ulusal kişiliği’ nden çıkmış, ‘ecnebi’ ye satılmış, bir hayal!..)

Sanırım şimdi sıra geldi, ’13 yıllık samimi Hıristiyan” yurttaşın yazdıklarına!..

Cumhuriyet, 22.09.2004