“…´Ötme Vapur, Gelemem!!´..”

…o geceyi hiç unutur muyum? Yağmur yağıyordu, rastladığımız ilk kitapçıdan Orhan Veli ‘nin (Kanık) yeni çıkmış kitabını almış, neş’e içinde, Balıkpazarı ‘na dalmıştık: ünlü Cumhuriyet Meyhanesi ‘ne gidiyoruz, çünkü pazar akşamıdır; öğrencilerin, en keyifli gecesi. Daha henüz uskumrulara ilk çatalı uzatmıştık ki, yanımızdaki masaya -bir hayli çakırkeyif- üç kişi oturdu, hemen tanıyamadık, sanırım İhsan Ahmet, önce Cahit Irgat ‘ı, sonra Orhan Veli ‘yi tanımıştı; üçüncü kişinin, Halim Güzelson olduğunu, sonradan öğreneceğiz.

Tesâdüf bu ya, o günlerde yayımlanan bir dergide, Cahit Ağbiy ‘in (Irgat) o kısa, ama insanın ciğerine işleyen şiirlerinden biri var, ikinci bira bardağından sonra, İhsan Ahmet kendini tutamadı, mecmuayı açıp, şiiri yüksek sesle okuyor; masaların birleşmesi bu sâyede gerçekleşmiştir. Hepsini ilk defa bu kadar yakından gördüğümüz, bu üç şairin, bize en yakın olanı, kuşkusuz Cahit Ağbiy (Irgat) çünkü o, toplumcu gerçekçidir; şiirlerini, Yürüyüş dergisinden ezberlemişiz; hele şu mısralar yok mu, insanı öldürür. ”Ötme vapur, gelemem / Dört duvarla sarılmışım!”

Orhan Veli, sessiz ve kibardı; henüz aldığım kitabını, beni yakınıymış gibi, ‘muhabbetle’, imzaladı: O günler, onun sanırım kötü günleridir: ‘Millî Şef’ iktidarı, Garip Üçgeni ‘ni (Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet), Nâzım ‘ı ve Necip Fâzıl ‘ı gündemden silmek; İnönü Cumhuriyeti ‘nin Yunan/Latin kültürünü yüceltmek için, epeyce kullandıktan sonra, bir kenara bırakıvermiş; onlar da çaresiz kalmışlardı. Orhan Veli ‘yi, olayın, sanıldığından çok etkilediğini, o gece hissetmiştim; bir süre sonra, sanki TSP nâşır-i efkârı Gerçek gazetesinin, onun zamansız ölümünü soruşturmakla görevli Adliye muhâbiri olacağım, içime doğmuş!

‘Ulusal’ı terk, ‘komprador’a heves…

Gâzi ‘nin Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile ‘yekpâreleştirdiği’ Türkçe ve Edebiyat öğretimi, ‘Millî Şef’ in Batı ‘yla uyuşması üzerine değişecek, çünkü ‘Perikles Devri’ başlamış olacaktı: Bunu Yunan/Latin Klâsiklerinin Türkçeye sistemli olarak aktarılması sırasında söylüyor: ”…eski Yunanlılardan beri, milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere, en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır…” (Yazdığı önsöz’den). Bilmem farkında mısınız, o örtülü deyişiyle, düpedüz diyor ki, Türk Milleti’nin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek istiyorsanız, Yunan/Latin şaheserlerine benzeyeceksiniz.

Bu temâyül, iki alanda gerçekleştiriliyor:

a/ Biri, öğretim ve eğitim alanı, lise öğrencileri olarak biz, artık, Selçuklu/Osmanlı kültür sentezi’ nin, şaheserlerinden çok; yeni çevrilmiş Yunan Klâsiklerine -ne bileyim, Sokrates ‘e, Sophokles ‘e, Euripides ‘e, Aristotales ‘e, Aristophanes ‘e vb- önem veriyoruz; tezler bunlar üzerine hazırlanıyor, hatta Ankara ‘da -belki daha başka birkaç yerde- Latince öğretim yapan, liseler açılıyor.

b/ İkinci alan, Yunan/Latin Klâsikleri, sistemli olarak çevirtilip yayımlanıyor; Hasan Âli Yücel, ne yazık ki tarihe, bu marifetin uygulayıcısı olarak geçecektir, çünkü sorumluluk ondaydı: Yanılıyorsam düzeltiniz, üstelik adam, inanmış bir Mevlevi!

Ataç’ın kırdığı cevizler…

Hiç şüphesiz, kampanyanın götürücüsü, İnönü ‘nün sanat danışmanı olduğunu işittiğimiz, Ulus ‘ta yazılarını okuduğumuz Nurullah Ataç ‘tır, mumâileyhin, o tarihte döktürdüğü şu satırlara bakar mısınız, lütfen:

”…bugünkü dilimizin üstünlükleri gibi kusurları da, Avrupa dilleri ile karşılaştırınca gözükür: O halde Avrupa dillerinin yapıtlarını çevirmeliyiz. Dilimizi kurtaracak olan şey, çeviride karşılaşacağım zorlukları yenmek için, göstereceğimiz çabadır. Dilimizde bulunmayan ve bize gerekli cümle biçimlerini; kafamızı ve kendisine anlatım aracı arayıp dilimizi zenginleştirecek yeni kavramları, Avrupa dillerinin yapıtlarında bulabiliriz…” (1932)

Ya şunlara ne buyrulur? ”…Arap/İran uygarlığında iken, o ulusların dillerinden sözcük ile birlikte kural da aldığımız gibi, Batı/Latin Uygarlığından da, yalnız sözcük değil, ister istemez kural da alacağız; ancak buna başladığımız, bunu yapmayı öğrendiğimiz gün, o uygarlığın içinde olacağız.” (1935)

Hele şu söyledikleri, sanırım tüy dikiyor: ”…uluslararası terimleri almak gerekmiş. İyi ama uluslararası terimleri almak için, onların kökleri olan dilleri öğrenmek de gerekir. Orası işimize gelmiyor. Okullarımızı, Yunanca/Latince derslerini koymadan, uluslararasıdır diye, anlamını, biçiminden dahi anlayamayacağımız, yâni bizim için birer tanım sayılamayacak sözcükleri almaya kalkmak, bilim, düşünme, yolunun tersliğini; ezberciliği, hâfızlığı yaratmaktadır…” (1935)

Bu kafa; henüz Ümmet Sentezi ile Millet Sentezi arasındaki farkı, kestiremediği gibi; bizim kültürümüzün, Doğu/İslam Medeniyet Dairesi ‘nde geliştiğini; dolayısıyla, Ulusal Kültür ve sanatımızı da, Osmanlı/Selçuklu Kültür Sentezi üzerine, kurmamız zorunluluğunu da anlamıyor. Fransa, ünlü Fransız Ulusal Kültür ve Sanat Sentezini, İhtilâl’den önceki klâsik Batı/Hıristiyan kültürünü ‘külliyen’ reddederek değil, onu yaşanılan yeni koşullara uygun bir biçimde değiştirip, yenileyerek yapmıştır.

Aksi halde ne mi olur? Şu içinde yaşadığımız, rezillik; eskidji, filmex, tchevre, sevghili ve benzeri soytarılıklar!

Cumhuriyet, 13.04.2005