“…´Sağ´ ve ´Sol´ ´Nerede´ Birleşir?..”

…harp çocukları erken büyür, hatta yaşlanır; çünkü barış zamanında, insan yoksul ve çaresiz bile olsa, belirli bir istikrar içindedir; oysa savaş, her yerde ve her zaman, istikrarsızlık demektir: harp çocuklarının ‘yarını’ yoktur!

Bu sebepten bizim kuşak, erken büyüdü: II. Dünya Savaşı biz ortaokulda iken başlamıştı; lisenin son sınıfında iken sona erdi; ‘orta öğretimimizi’ savaş içinde yaptık. 1939 sonbaharında, Almanya Polonya ‘ya saldırmıştı, bir süre sonra Karşıyaka ‘da (İzmir) fırınların önünde ekmek kavgası başladı; sonra ekmek dahil, nice şey ‘karne’ ye bağlanacaktı. Olanca rezilliğiyle, ‘Soğuk Savaşı’ yaşadığımız da hesaba katılırsa; her türlü savaşın içyüzüne merakımızı mâzûr görmek lâzım.

O merakla ben, II. Dünya Savaşı ertesinde, olup bitenlerin içyüzünü öğrenebilmek için, bir sürü kitap okumuşumdur; bunlardan bazıları ‘Müttefik’ liderlerinin, ‘zirve toplantıları’ nı anlatan eserlerdi; o kitabı bir sonbahar akşamı bitirdiğimi hatırlıyorum, çok da şaşırdığımı; zira hepimizin Sovyetler tarafından ortaya atıldığını sandığımız ‘Boğazlar Sorunu’ nun, gerçekte Müttefikler (İngiltere ve ABD) tarafından gündeme getirilmiş olduğunu öğrenmiştim; daha da tuhafı, Sovyet Dışişleri Bakanı Molotof ‘un, ‘hazırlıksız yakalandıklarını’ belirterek müzakerenin ertelenmesini istemesini de!..

Handiyse bir ‘yeraltı’ ilişkisi mi?

İşin aslını, çok yıllar sonra bir Yunan gazetesinin verdiği haberi okuyunca, anlar gibi olacaktım; Sovyet Bloku ‘nun dağılıp gitmesi; Batılı Sistem ‘e bölge üzerindeki eski hesaplarını gerçekleştirmek imkânını sağlamış olacaktı ki, yazılanlar aynen şöyleydi:

”…ABD’nin bölgedeki politikasının, dolaylı ve kademeli bir şekilde, Ege’de ve Boğazlar’da yeni bir uluslararası statü uygulanmasını öngördüğü biliniyor; bu gelişme yeni enerji hatlarının oluşturulmasıyla ve Hazar Denizi’nden Batı’ya açılacak boru hattının kontrolüyle ilgilidir…”

”…geçmiş yıllarda Batı, Boğazlar’ın Türkiye’nin kontrolünde olmasının, eski SSCB’nin Akdeniz’e inmesine bir engel oluşturduğuna inanıyordu; şimdi Batı’nın çıkarları değişmiş olduğundan, Rusya ve Batı arasında, Boğazlar konusunun uluslararası bir platforma getirilmesini sağlayacak bir anlaşma sağlanabilir…” (Eksusia, 27 Mayıs 1997)

İşin tuhaf ve ilginç olan yanı şurasıdır ki aynı senenin sonbaharında, Türkiye ‘nin en ünlü ve büyük holdinglerinden birisinin en önde gelen ismi, gazetelere fütursuzca şu demeci veriyordu:

”…Boğazlar’ın bugünkü statüsü değiştirilip, Türkiye bunlar üzerindeki egemenliğini, özerk bir kuruma devretmelidir. (…) Bu kurum da anonim bir şirket olabilir; bu şirket, yalnız Boğazlar’dan geçişi düzenlemekle kalmaz; iyi bir işletmecilikle, gemilerden büyük ölçüde para da kazanabilir. Her yerdeki Boğazlar’ın geçişi, özel yönetimlerin denetimi altındadır; Panama ve Süveyş kanalları örnekleri ortadadır. Türkiye’nin de bugün, yapması gereken budur. (…) Bir kanunla bu değişiklik gerçekleştirilebilir. Biz de şu anda bu düzenlemeyle ilgili bir kanun tasarısı üzerinde çalışıyoruz, bunu yakında hükümete sunacağız…” (3 Ekim 1997)

Sanırım böylece Batılı uluslararası şirketlerin ve devletlerin, Türkiye üzerindeki planlarıyla, dışarıya gittikçe daha çok bağımlı Türk sermayesi ve sermayedarları arasında, handiyse bir ‘yeraltı ilişkisi’ olduğu anlaşılıyor ama, başlangıçta kimse bunun farkında değildi…

Sevres’in ayak sesleri…

…Yooo, affedersiniz; durum aslında biraz, -biraz mı, yok canım epeyce- farklı! Zira her iki kesimden birden, üstelik hem öfke, hem kaygı sayhaları yükselmişti; hele bu tepkilerden birisi, o tarihe kadar kimsenin aklına gelmeyecek bir kesimdendi, yâni Türkçüler ‘den! ‘Yeni Hayat’ dergisinin kapağında, çok anlamlı, sonraki yıllarda çok kullanılacak bir başlık: ‘Sevres’in Ayak Sesleri’!

”…Sevres Anlaşması’nın 37/61 maddeleri Boğazlar Rejimi ile ilgilidir; bu rejim, Süveyş Kanalı için öngörülen rejime benzer; 37. maddeye göre Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nda, barış zamanında ve savaş zamanında, bütün devletlerin ticaret gemilerine ve savaş gemilerine geçiş serbestliği tanınacaktır. (…) Boğazlar’dan geçişi düzenleme ve düzeni uygulama yetkisi, Türkiye’nin temsil edilmediği bir milletlerarası komisyona tanınmıştır…”

Ve derginin, buna haklı öfkesi: ”…bizim yolumuz Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Atatürk yoludur, bunun için Cumhuriyet’e ve laiklik’e sahip çıkmak; Emperyalizm’e karşı savaşmak; akıl, mantık ve bilimsellikten sapmadan; gerçekçilikten uzaklaşmadan, ama cesur adımlar atmak zamanı gelmiştir…” (Ekim 1997)

Peki ilginç olan ne? Şu ki, aynı tarihte, Sağ’dan bu tepki gelirken, Sol’dan – Cumhuriyet gazetesinden, (bkz. 27 Kasım 1997) hemen hemen aynı tepki yükseliyor; böylelikle Müdafaa-i Hukuk günlerinden beri, iki taraf Türkiye ‘nin bağımsızlığını korumakta birleşiyordu.

Bursa’da geçen gün, Türkocağı’nda yaşadığımız gibi mi?

Cumhuriyet, 26.01.2005