“…Sakın, Gâzi´den Sonrakiler!..”

(…İlginç değil mi, Amerika ‘lı Cheryl Benard da, Rus Aleksandr Dugin de, Türkiye ‘deki laiklik uygulamasından söz ederken, aşağı yukarı aynı fikirde birleşiyorlar: İlkine göre, ülkemizde ‘agresif (saldırgan) bir laiklik’ uygulanıyor, ikincisine göre ise, ‘Türkiye’nin önerdiği jeo/politik model, Batı Dünyası’na ve ateist tek dünyacı medeniyete entegre olmak’ tan ibaret; ‘ateist’ in ‘tanrıtanımaz’ anlamına geldiğini, ilâve etmeye, bilmem gerek var mıydı?

Peki, doğru mu söylüyorlar? Haklılar mı? Türkiye ‘nin ‘laikliği’ hep ‘saldırgan’ mı oldu; ya da ne manada ‘ateist’ sayılabilirdi? Bilir misiniz ki ‘Cumhuriyet Kuşağı’, Türkiye ‘de laikliğin hayli geç uygulandığına tanıktır, Şer’iyye Vekâleti lağvolunmuş, Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edilmiştir ama; (1924) ilke olarak Laiklik, önce CHP ‘nin altı okundan birisini oluşturmuş; devletin Anayasası’na, ancak Gâzi ‘nin vefatından bir yıl önce, 1937 ‘de girebilmiştir. Öyleyse, bazı yabancılar tarafından nasıl oluyor da saldırgan sayılabiliyor? Cumhuriyet ‘in ilanı ile laikliğin Anayasa ‘ya girmesi arasında, onbeş yıl var, nasıl bir ‘saldırganlık’ bu, epeyce ağır ve yavaş sayılmamalı mı?

Gerçek şu ki, Cumhuriyet başlangıçta ‘lâik’ sayılabilecek adımlar atmıyor değildi ama; tarih sahnesine, ‘Ulusal Demokratik bir Devrim’ olarak çıkmıştı; ve o yıllarda, ‘ağırlığı’nı, ‘Mazlum Milletler’den yana koyuyor; açıkça Batı’ya Karşı, -daha doğrusu anti/ emperyalist- bir tavır içinde gözüküyordu.)

O, ‘Tanzimat Batıcılığı’na karşıydı..

( Tarihten Yaprak/a/’…Gâzi, Tanzimat’ ı ne gözle görmekte idi? ‘Tanzimat’ın açtığı ‘Serbest Ticaret’ devri, Avrupa rekâbetine karşı kendini müdafaa edemeyen iktisâdiyatımızı, bir de Kapitülasyon zincirleri ile bağlamıştı. Teşkilât ve ferdi kıymet nokta-i nazarından, iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar; memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü Vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman, istedikleri eşyayı, istedikleri şerâit tahtında, memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat şubelerimize bu sâyede hâkim olmuşlardı. Efendiler, bize karşı yapılan rekâbet, hakikaten çok gayri meşrû, hakikaten çok kahir idi. Rakiplerimiz bu suretle inkışâfa müsâit sanayiimizi de mahvettiler; ziraatımızı da rahnedâr eylediler; inkışâf ve tekâmül-ü iktisadi ve maliyemizin önüne geçtiler..’ (Mart, 1922)

b/ ‘Reis Paşa’, bağımsızlık açısından, ihtilâl öncesi durumu şöyle değerlendiriyordu …sırf şahâne bir armağan olarak ecnebilere bağışlanmış olan ve özel bir lütuf diye ülke dahilindeki gayrimüslim azınlıklara verilmiş olan her şey, kazanılmış hak sayıldı, fakat yabancılar, yalnız bu hakları korumakla yetinmediler; belki her gün onları biraz daha çoğaltmak için çareler aradılar ve buldular. Dahildeki azınlıklar, kurmayı becerdikleri iç örgütlerine dayanarak, dış güçlerin sürekli özendirmesine, kışkırtmasına ve yardımına sığınıp, devletin ve asli unsurunun ortadan kaldırılmasıyla siyasi bir varlığa kavuşmak için çalışmaktan geri durmadılar. Yabancılar bir taraftan içerdeki azınlıkları kışkırtıyorlardı, diğer taraftan da kendileri müdahale ediyorlar; ve her müdahalede, yine devlet ve milletin aleyhine olmak üzere, yeni yeni birtakım ayrıcalıklar, haklar alıyorlardı…” (1923)

c/ bu önünde sonunda, Anadolu İhtilâli ‘ni getirecekti, Gâzi ‘nin o ‘İhtilâli’ ni tanımlaması şöyledir: ‘…Fransa İhtilâli bütün cihâna hürriyet fikrini nefh eylemiştir ve bu fikrin hâlen esası ve menbâı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet terakki etmiştir. Türk demokrasisi Fransız İhtilâli ‘nin açtığı yolu takip etmiş, lâkin kendi has vasf-ı mümeyyizle inkişâf etmiştir. Zira her millet inkılâbını, içtimâi muhitinin tazyikât ve ihtiyacına tâbi olan ve hal ve vaziyetine ve bu ihtilâl ve inkılâbın zaman-ı vukuuna göre yapar.” (1923)

Devrim’in ekseni mi değiştiriliyor?..

( Hatıra/1. ”..bir de yaşadıklarımız var: Cumhuriyet, eğitim ve öğretimde ‘birliği’, yâni ‘lâikliği’ sağlamıştı, kumanda, Maarif Vekâleti ‘ndeydi ama, iş ibâdete gelince, Camiler serbestti; yalnız onlar mı, kiliseler ve havralar da! Daha şaşırtıcı olan, meselâ ‘tesettür’ ün, -özellikle Anadolu’da- hiçbir kısıtlamayla karşı karşıya kalmayışıdır; 1936-37 kışında, Ilgın (Konya) ilçesinde, kadınlarımız kızlarımız, tepeden tırnağa örtülü idiler; ‘tesettür’ ü abartıyorlardı, meselâ beni, -ki oniki yaşındaydım-, ya da kardeşim Cengiz ‘i -ki dokuz yaşındaydı- sokakta gördüler mi, daha bir sakınarak, yüzlerini duvara dönüp, taş kesiliyorlar. Ne ilçenin kaymakamı, bu davranışlarından dolayı herhangi bir ‘işlem’ yapıyordu; ne de Jandarması.. yapmaları gerekmiyordu da, ondan.

O zaman soru şu: neden Cheryl Benard ve Aleksandr Dugin, Türkiye’deki Laikliğin ‘saldırgan’ ya da ‘ateistliğe’ yakın olduğunu söylemiş? Niye Gâzi’nin sağlığında, daha ziyade, anti/emperyalist tutumu, Mazlum Milletler’e yakınlığı ve onlara özgürlük yolunu açmasıyla ün kazanmış olan Cumhuriyet; onun vefatından sonra, lâikliğin önemini taşıdığından fazla abartarak, rejimi adetâ onunla kâim ve onsuz yaşayamaz addetmeye başlamış?

Sakın bu, ‘Reis Paşa ‘nın ateş püskürdüğü eski düşman ve hasımlarımızla, yâni ‘Düvel-i Muazzama ‘yla, yeni yöneticilerin tekrar o ‘tanzimatçı’ yakınlığı benimsemesinden olmasın?

Elbette görüşeceğiz…)

Cumhuriyet, 07.05.2004