“…Suç, Ona Karşı İşleniyordu…”

Çağrışım/5. ”…sanırım 60 ‘lı yılların sonu idi, İstanbul ‘dan bir telefon -ya da telgraf-: ”Eşimle birlikte güneye geçeceğiz, vapur İzmir’de epeyce kalıyor, görüşelim!”. ‘Demokrat İzmir’ yılları, evlenmişim, ‘Aynanın İçindekiler’ dizisi romanlarının galiba ikincisini yazıyorum; habere çok sevindim, onunla hanidir göz göze gelip, yüz yüze görüşmemiştik: çok eski, çok sevdiğim bir dostum!..”
”.. Rıhtım’dan almıştık, onu ve eşini, Çamlık ‘taki (Karşıyaka) evimizde ağırlayacağız; ben onun evliliğini, çok iyi ve yerinde bulmuştum; o benim evliliğime biraz şaşmış gibiydi; masmavi bir yaz günü, hani derler ya ‘gülüşahenk’ yemek yedik; daldan dala atlayarak, edebiyattan, siyasetten bahsettik; içine mi doğmuş ne, seninle baş başa hiç resmimiz yok, bir de resim çekelim dedi; hâlâ sakladığım o resmi, o zamanki eşim (şimdi film yönetmeni) Biket İlhan çekmişti galiba. O kadar lâfa dalmışız ki, vapuruna ucu ucuna yetiştirebildik: güverteden mendil sallayışı, artık ne uzak bir hatıra!..”

”…sonradan, kendi kendime sorduğum sorular olmuştur: benim ‘Paris Serencamı’ yüzünden, yıllardır görüşememiştik; hadi diyelim ki beni özlemişti, ondan görmek istiyordu; iyi de, yan yana fotoğraf çektirmeyi neden istedi? Gariptir, belki de anlaşılmaz bir hiss-i kabl’el vukû (önsezi) ona bunun son görüşmemiz olacağını, gizliden hissettiriyordu: sonraki yıllarda, telefonla filan konuştuysak da, hiç karşı karşıya gelemedik…”

Eşiyle birlikte, vapurla, güneye giden bu yolcunun adı Asım ‘dı, Asım Bezirci ; ya da -nüfus cüzdanındaki kaydıyla,- Asım Bezircioğlu!..)

‘mûnis bir Anadolu çocuğu..’

(Çağrışım/ 6. ”… Suna Pastanesi ‘nde oturmuş, dergilere bakıyorum; Hasan (Tanrıkut) çıkageldi; oturmaya niyeti yok, Esat bey ‘le (Âdil) konuşmuşlar, beni gazeteye istiyormuş! 1950 filan olmalı! Gazete dediği, Türkiye Sosyalist Partisi ‘ nin ‘nâşir-i

efkârı’ Gerçek gazetesi, henüz çıkma hazırlığı içindedir; Bâbıâli ‘de Vakit Yurdu ‘nda yuvalanmışlar, ben de oraya gidiyorum…”

”… Esat bey (Âdil) ortalarda yoktu, odasında ‘Sarı’ Mustafa oturmuş, gazete okuyor; daha küçük bir odaya geçtik, kısa boylu, daktiloya pek de alışkın olmadığı, tuşlara vuruşundan anlaşılan, mûnis bir Anadolu çocuğu. Hasan (Tanrıkut) bizi tanıştırıyor; meğer Erzincan ‘lıymış, galiba Edebiyat Fakültesi ‘nde öğrenci; o da, gazetede çalışacak, sosyal konu ve sorunlarla ilgilenmesi planlanmış; son sayfada bir de köşe yazısı yazması düşünülüyor: adı, Asım Bezircioğlu . Ömrümüz boyunca süren, hiçbir lekesi ya da gölgesi olmayan dostluğumuz, o gün başlamıştır…”

”… Asım , karınca gibi çalışkandı; masasından kalkmadan, saatlerce yazı yazabilir; bu arada, bizimle bir güzel sohbet ederdi. Fıkraları, zehir zemberek, o mûnis gencin, böyle sert, hatta acımasız şeyler yazabileceğine kim ihtimal verir? Bir kere, yanlış aklımda kalmadıysa, ‘Sarı’ Mustafa (Börklüce) uyarmış, yazılarında suç unsuru bulunabileceğine işaret etmişti; Asım ‘la, en lüks lokantamız olan, Filibe Köftecisi ‘nde tartıştık; ben de ‘Sarı’ Mustafa ‘nın fikrindeydim; Asım (Bezirci) belki henüz tecrübesiz olduğu için, itiraz ediyor: ”-…öyle diyorsunuz ama, hanidir yazıyorum, tık çıkmadı!”

”o ‘tık’ çıktı, hem de fena halde! Başta Asım ‘ın yazıları olmak üzere, Hasan ‘ın (Tanrıkut) , benim, Esat bey ‘in (Âdi) çeşitli yazıları, ‘tâkibat’ mevzuu olmuştu. İlk celpname, kader bu ya, Asım ‘a geldi, onu mahkemeye gönderirken, ‘Sarı’ Mustafa ‘nın arkasından bakışını hiç beğenmemiştim; nitekim derhal tevkif etmiş, nezarethane’ye koymuşlardı; ardı ardına, yazılarından dolayı onlarca dava açılmıştır, uzunca bir süre cezaevinde kaldı; ama tutukluluk günlerinden, hafızamda çakılı kalan fotoğraf bambaşkadır..”

”…o ilk tevkifat günü, gazetenin koridorunda, tepeden tırnağa Anadolu bir adamcağız; derme çatma bir dengin üzerine oturmuş, efkârlı efkârlı cıgara içiyor; dengi oğluna götürmeyi bekliyordu: Asım ‘ın babasının o perişân hâli, hâlâ gözümün önündedir; yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki o, ya da onun oğlu, bir suç işlememiştir; tam tersine, ona ya da oğluna karşı, başka birileri -hem de ciddi- bir suç işlemektedirler..”)

‘Nasıl da belli oluyor degil mi?…’

(Tesbit/6. ”… Asım (Bezircioğlu) kendi imzasıyla değil, ‘İ. Toplumcu’ imzasıyla yazardı; aklımda yanlış kalmadıysa, 141/142 ‘den aleyhinde ondört onbeş kadar dava açılmıştı;yalnız ona mı, hayır: Esat Âdil bey ‘e (Müstecaplı) , başyazılarından dolayı, bilmem kaç dava; bana da, iki dava: işin ilginç yanı, bana açılan davalar, yazdığım yazılardan değildi; onları ben Fransızcadan çevirmiştim; asıl yazının sahibi Josef Broz Tito ; bunun başıma daha büyük bir belâ getireceğini sanıyordum; hayır, ‘dava ikâmesine’ lüzum görmediler.”

”… Asım (Bezirci) uzunca bir süre tutuklu yaşadı; yine aklımda yanlış kalmadıysa, davaların hepsinden beraat etti. Çıktıktan sonraki ilk görüşmemizde, bana ne demişti bilir misiniz? ‘Müddet-i hayatında’, bundan böyle tek satır yazmayacağını!…”

”…oysa o sıralar, devr-i dil-âra-yı Demokrasi ‘ye henüz başlamıştık: nasıl da belli oluyor değil mi?…”

Cumhuriyet, 25.07.2005