“…Tek Millet, Tek Parti, Tek Şef!..”

… Malmüdürü, herkese ‘Kuzum’ diye hitap eden, kısa boylu bir zattı; bitişik odanın kapısını açtı, orası ‘Varidat Kalemi’ ymiş; pencerenin önünde uyduruk bir masa, üzerinde eski bir daktilo; gösterip dedi ki: ”… Kuzum, sen işte burada çalışacaksın: ‘Köy Bürosu’ burası!..” Biraz şaşkın, biraz ürkmüş; masaya oturup camlardan baktım: Uzaktaki istasyondan kalkmış, upuzun bir marşandiz katarı, bu tarafa geliyordu; çevremiz Gâvurdağları, uzakta bir sis; Babam, Şûrâ-yı Devlet’ te (Danıştay) Maarif Bakanlığı aleyhinde açtığı davayı kazanmıştı, iki sene kayıpla, artık İstanbul ‘da lisede okuyorum; yaz tatilinde, böyle bir iş, cep harçlığımı çıkaracak.

Görevimi öğrenince, canım sıkıldı. Malûm, savaş yılları, hem kıtlık var, hem karaborsa; tahıl üretimini denetlemek isteyen CHP Hükümeti, inanması güç bir karar almış: Üretici, evinde yiyeceği ekmeğin buğdayı tükense de, kendi tarlasından, kendi ektiği buğdayın, meselâ bir dönümünü biçip, çoluğunu çocuğunu doyuramayacak!. Mutlaka ‘resmi izin’ alması, gerekiyor; aksi halde, suçlu; bu yüzden, iki üç saatlik yoldan, bazıları eşekleriyle, bazıları yaya gelir; bu tezkereyi benden alırdı. Muhtemelen 1943 yazı, ya da 1944!

‘Görgü tanığı: Şevket Süreyya Bey!..’

Bu garip tedbirin sebebini, nice yıllar sonra, okuduğum bir kitaptan öğrenecektim; ister misiniz, Şevket Süreyya Bey ‘in (Aydemir) kaleminden, o satırları birlikte okuyalım:

”…harp başlarken en göze çarpan şey, (ambarlar, silolar gibi) gıda maddelerini depolama tesislerinin kifâyetsizliği idi. Alınan telâşlı savunma tedbirleri de, tarım ve hayvancılıkta, birden azalmalara meydan verdi. Harp içinde, hububat ve yiyecek yetersizliği, kaçınılmaz görünüyordu. Türkiye’deki bütün akaryakıt depolarının kapasitesi 100.000 tondan ibaretti. Bu bir ihtiyatsızlıktı. Hepsi de sahildeydi. O sırada bir akaryakıt komisyonunun başında çalışmıştım, ama Akdeniz kapandı; eğer denizaltılar müsaade ederse, ithalatımız Süveyş/İskenderun hattına münhasır kalacaktı. Memlekette, sivil stokların, bazen bir buçuk günlük bir miktara düştüğünü hatırlarım. Akaryakıt depolama tanklarımıza ise, artık bir tonluk bir kapasite bile ilâve edemezdik…” ( ‘Suyu Arayan Adam’, s. 461, Remzi Kitabevi, 1976.)

Her şey açık ve seçik mi?

‘Demokrasi’nin böylesi…’

… İyi de, bu arada ‘Millî Şef’, üreticinin kendi buğdayını biçmesini, ‘devletin resmi’ iznine bağlarken; acaba başka ne yapıyordu; isterseniz onu da bize, Dr. Necdet Akıncı anlatıversin:

”…II. Dünya Savaşı yıllarını da kapsayan bu dönemin hâkimi ‘Millî Şef’ İsmet İnönü olmuştur. CHP, TBMM, Bakanlar Kurulu, her konuda ‘Millî Şef’in onaylayıcısı olmuşlardır. İnönü’nün, çalışma ekibi olarak, emirlerine tartışmasız uyacak kişileri seçtiği, ‘devlet makinesini en teferruatlı çarklarına kadar, eliyle yönetmek’ istediği, ‘Başbakan’ı aşarak müsteşarlara, umum müdürlere direktifler verdiği’ bilinmektedir. Bu nedenle, Atatürk’ün ölümünden çok partili düzene geçinceye kadar, ülkenin en ulu siyâset kurumu ‘Millî Şeflik’ olmuştur. Her şeyden önemlisi, Millî Şef’in üstün bir kişiliği olduğu kabul edilmişti…”

”…bu bağlamda, düşünsel olarak ‘Millî Şeflik’ Faşist İtalya’dan, Nasyonal Sosyalist Almanya’dan esinlenerek ortaya atılmıştır. Lider tipi olarak da, o dönemin totaliter/diktatör tipleriyle, ortak siyasal özelliklere sahiptir. Bunun en güzel kanıtı, Alman Nasyonal Sosyalist sloganı’ ‘Ein Volk, Eine Partei, ein Führer’; ‘Millî Şeflik’ rejiminin ulaşmış olduğu son aşamaya uygun olarak, ‘Tek Millet, Tek Parti, Tek Şef’ biçiminde Türkçe’de ifadesini bulmuş olmasıdır. Bu ise CHP’nin (artık) sınıfsız bir toplum yaratma ideolojisinin bir sonucudur…” (‘Türkiye’de Çok Partili Bir Düzene Geçişte, Dış Etkenler’ S. 133. Toplumsal Dönüşüm Yayınevi. 1997)

Buna ne buyrulur?

‘İsim olarak kalan, bir ‘parti’…’

Yaşanılan yozlaşma sürecinin, hangi sonucu gizlediğini de, izninizle ‘zahmetkeş’ düşünürümüz Mahmut Goloğlu, özetleyiversin:

”… Başında eylemli olarak İsmet İnönü’nün bulunduğu CHP, türlü zamanlarda, türlü şekillerde, demokratlıktan yana olduğunu açıklamasına rağmen; memleketin tek partisi olarak işbaşında kalmayı istediği; ve bunu gerçekleştirdiği zaman aynı sonucun bir gün kendi karşısına çıkacağını hesaba katmalı idi. Bunu yapmamış, kendi yararı için öteki partilerin ortadan kalkmasına göz yummuş, hatta bunu istemiş ve sonunda kendisi de varlığını yitirerek, Hükümet Otoritesi’nin içinde erimiş, sadece isim olarak kalmıştır…” (Mahmut Goloğlu, Tek Partili Cumhuriyet, s. 192, Kendi Yayını, 1977)

Ya buna?

Cumhuriyet, 04.04.2005