“…´Türküm´ Demek, Kolay mı?..”

(…biz buna alışmamışız, her defasında, şaşkına dönüyorum: olacak şey mi? Onca kahır, belâ ve çaresizliği, ya da, onca sevinç, heyecan ve mutluluğu, yıllarca beraber yaşamış olduğumuz, Mırç (Cahit Güçbilmez), meğer Çerkez değil miymiş! Üstelik bunu, hiç de yabancım olmayan birinden, İleri JönTürkler Birliği (UJTP) macerasını, -kısmen de olsa- paylaştığımız, Tacettin Karan ‘dan işitiyorum: o da Cahit gibi dönemeyip, Paris ‘te kalanlardandı; bilinmez hangi toplantıda, Mırç, üstünde eğreti duran bir ciddiyetle, demiş ki: ”…- ‘Çerkez’ Ethem Bey’i ibrâ etmenin, sırası gelmedi mi?”; tartışma kıyâmet, anlaşamamışlar! Post/modernist kızlarımızın, yemek yerine salata otladıkları bir öğle kahvesinde; geçen gün Taci ‘yle eski günleri anarken, bunları hatırladık. Hanidir Cahit yok, o da, ‘öteki tarafı’ tercih etti, gitti. Nur içinde yatsın!

Tesâdüfün bu kadarına şaşılmaz mı? Eve dönüyorum, faks aygıtında bir mesaj: Kadıköy ‘den (İstanbul) Sedat Dipşo, ‘Allahın Süngüleri’ ni okumuş: nazikâne, ‘Çerkez’ Ethem Bey ‘e ‘haksızlık ettiğime’ dokunduruyor; yok yok, galiba en iyisi, mektubunu bizzat okuyup, değerlendirmeniz…)

Kim olduğun değil, ne yaptığın mühim…

”… ‘Allahın Süngüleri’ eserinizi teessürle, zira Kuva- yı Milliye (aslında Kuva-yı Seyyâre olacak) komutanı Ethem Bey’in müfrezelerinde dövüşmüş, Gediz Savaşı’nda şehit olmuş bir neferin oğluyum. 29 aralık 1920 tarihli mâhut telgraftan sonra, Ethem Bey’i gözden düşürmeye mâtuf çabalar meyânında yazmışsınız; ısmarlama gibi! Seksen küsur yıla rağmen, bu çaba neden devam ediyor? Neden bu rahatsızlık? Anlamak zor! Oysa ki Ethem Bey ve silah arkadaşları müdafaasız..”

”…müdafaa zımmında, bir hatırlatma ile iktifa edeceğim. Tarih 23 Mayıs 1919. 57. Tümen Komutanı Miralay Şefik Bey’in, Harbiye Nezareti’ne yazdığı raporun bir bölümünü dercediyorum: ”…bu bölgede halkın orta ve yüksek tabakası genellikle kaygılıdır; bir yılgınlık ve kansızlık hüküm sürmektedir; yalnız, miktarı pek az olan ve çoğu Çerkez ve Giritli olan asabi yaradılışlı bir azınlık, mücadeleye isteklidir…” Türk halkının ma’şeri vicdanının bu rapor doğrultusunda teşekkül ettiğini sevinçle müşâhede ediyorum, bununla teselli buluyorum. Sağlık ve başarı dileyerek bitiriyorum, saygılarımla / Sedat Dipşo.”

Meraklısı bilecektir. Allahın Süngüleri ‘nde, -dizinin öteki romanlarında da- herhangi bir ‘etnik’ kaygım olmadı; ‘methaldar’ her kişinin -Ethem Bey ‘inki dahil- ‘hatıraları’ nı, teker teker elden geçirdim. Ethem Bey ‘in, portresini çizerken de, Kuva-yı Seyyâre ‘nin, -İngiliz tahrikiyle- pıtrak gibi

her tarafta parlayan isyanları, şimşek gibi nasıl bastırdığını anlatırken de, gerçeği, gerçeğe en yakın şekliyle, anlatmaya çalıştım; kitap yayınlanalı çok oldu, hayli de satıldı ve okundu, böyle bir şikâyet, vâki değildir; oysa, hiç değilse, kırk yıldır nazımın geçtiği Çerkez dostlarım, çekip bir kenara söyleyebilirlerdi, ilk defa kulağıma geliyor.

Zaten Millî Mücadele’de, kimin Türk, kimin Çerkez ya da Kürt, olduğu değil; kimin ne yaptığı, neye hizmet ettiği mühimdi; sakın bu vehim, Sedat Dipşo’nun; -daha önce mektubunu paylaştığımız; ‘İstiklâl Madalya’sı sahibi ‘er’ Kevork’un oğlu gibi,- kolayca ve gönül rahatlığıyla; ‘Ne Mutlu, Türküm!..’, diyemeyişinden ileri gelmesin?

Belgeli cevap arayan bir soru…

( Münasebetsiz bir çağrışım/1. Mecidiyeköy’ ün, dutluk ve incirlik döneminde, çay bahçelerinden birinde oturmuşuz; ‘Mustafa Suphi’ nin ‘neferi’ , ‘Sarı’ Mustafa (Börklüce) , piposunun dumanları arkasında saklı, bense önümde çay bardağı ve semâver, onun anlattıklarını dinlemekten, yarı yarıya rüya içindeyim: Millî Mücadele yıllarının ‘perde arkası’ nı, yaşamış birinin ağzından dinlemek, kolay mı?

‘Çerkez’ Ethem Bey , sohbette adı sık geçen ‘eşhas’ tan biri; şundan ki, ‘Yeşil Ordu’ nun da, ‘İştirâkiyun Fırkası ‘nın da, en önde gelen isimlerindendir; ‘Sosyalist Sol ‘dan nice kişi, onu Türk Sosyalizmi ‘nin ‘doruklarından’ sayıyor. ‘Sarı’ Mustafa , onu bilirdi; Eskişehir’ ‘de yayınlanan ‘Yeni Dünya ‘nın yıldızları, Arif Oruç ‘u da Nizamettin Nazif ‘i de tanımış; İştirâkiyun ‘takibatı’ başlayınca, nasıl ‘derdest olunup’ İstiklâl Mahkemesi’ nde yargılandıklarını biliyor, falan filan.. Sohbetin bir yerinde, ister istemez söz, İştirâkiyun Reisi ‘Baytar’ Binbaşı, Salih ‘e (Hocaoğlu) dokunuyor; nasıl mahkemede ağır başlıymış, nasıl mahkûmiyeti sinesine çekmiş, ve müddeti dolunca nasıl çekip Sovyetler Birliği ‘ne gitmiş…

‘Sarı’ Mustafa bir zaman dalıp, piposunun dumanını seyrettikten sonra; bana mı, yoksa kendi kendisine mi sorduğunu asla öğrenemeyeceğim o soruyu, ikimizin arasına çırpınan bir balık gibi bırakmıştı:

”…bir türlü anlaşılamayan, asıl mûcib-i münâkaşa husus odur ki, Ethem, eğer hakikaten Bolşevik değil idiyse, neden öyle görünmüştür; yok eğer Bolşevik idiyse, neden ‘Baytar’ Salih gibi Sovyetler’e değil de, İngilizlerin kuklası Yunanistan’a iltica etmiştir? Ağabeylerinin Yunanlılarla temâsı, o tarihlerde, sık sık rivâyet edilmiştir; hatta ilticâyı müteâkip, Hıristiyan oldukları vesaire….”

Yakın tarihimizin, sağlam belgeli ve kesin cevap arayan, vahim sorularından birisi, o gün bugün, bence budur. Hele İşgâl İzmir ‘inde, Yunanlıların tertiplediği, ‘Şark-ı Karip Çerkesleri Temin-i Hukuk Cemiyeti’ Kongresi’ne (1921) , üç kardeşten birisinin delege olarak katıldığı da bilinirse…)

Cumhuriyet, 26.05.2004