“…Ufukta ´Ulusalcı´ Sosyalizm!..”

… ‘Anadolu İhtilâli’ nin o en sıcak yıllarında, Mustafa Kemal Paşa , bazı hallerde sonu kötüye varan, anlaşmazlıklar içinde idi; buna mukabil, en umulmadık bir şekilde, ‘Bolşevikler ‘le anlaşmasına ne demeli? Dilimde pelesenk olmuştur, söyleyip dururum:

a/ Kurtuluş Savaşı’nın ve Anadolu İhtilâli’nin en muhâtaralı aşamalarında; en ünlü Türkçüler de, en ünlü Müslümanlar da, en ünlü komünistler de Gâzi’nin yanı başındaydılar.

b/ Bolşevikler’in tâlihsizliği -belki Anadolu’nun tâlihi- kalkıştıkları Dünya İhtilâli’nin; Emperyalizm’in yeryüzünü, bir ahtapot gibi kollarıyla kuşattığı, bir dönemde vukû bulmasıdır. Bu, XIX. yy. boyunca ‘karşıt’ sayılan ‘Ulusalcılık’la ‘Sosyalizm’i fena halde birbirine yaklaştırmıştı.

Asya, Afrika ya da Güney Amerika ‘daki; XX. yy. ‘Ulusal Demokratik Devrimleri ‘nin -hemen tamamının- Sosyalizm ‘e yakınlığı su götürür mü? Dahası, ‘Sovyet Bloku’ yla, ‘III. Dünya Hareketi’, ‘Beyaz, Hıristiyan ve Batılı’ Emperyalizm’ e karşı; XX. yy. boyunca hep yan yana, hatta iç içe olmadı mı? Demek ki ‘Ulusalcı Devrimciliğin’ öncüsü ‘Anadolu İhtilâli’ nde, başka türlü olamazdı: Mustafa Kemal Paşa , Meclis Reisi sıfatını alır almaz, Vladimir İlyiç ‘ten yardım talebinde bulunmuş; o da, bilindiği gibi Gâzi ‘ye ve ‘ihtilâli’ ne arka çıkmıştır.

Peki, bu ‘girizgâh’ niye? Önce, ilk Meclis’teki iki ‘fırka’ nın, düpedüz ‘komünist’ olmasının nedenini anlamak için; sonra da Komintern ‘in Müslüman kesiminde Sultan Galiyef ‘in yardımcısı olan Mustafa Suphi Bey ‘in; Ankara ‘da oluşturulan Sosyalist/Kemalist bileşkede yer almayı neden talep ettiğini; ve Gâzi ‘nin bunu niye kabul ettiğini kavrayabilmek için! ‘Kapitalizm’in Son Aşaması: Emperyalizm’, Batı Avrupa’da ‘Amele Sınıfı’nı içinden çürütmüş; Üçüncü Dünya’da ise ‘Ulusalcılar’ı, Sosyalistlerle iş ve eylem birliğine götürmüştü. Hadi bunu benden duymuş olmayın da, ‘Batılı’ aydınlarımızın kabul edebilmesi için, ünlü bir ‘Batılı’ söylesin!

İşin ucu ‘Jakobenler’e dayanıyor…

”… ulusun toplumsallaşması, doğal sonucu olarak, Sosyalizm’in ‘ulusallaşmasını’ getirir: ‘Ulusal sosyalizm’ teriminin, bir Nazi icâdı olmadığını söylemeye gerek bile yok. Bu terimin ilk kez, Frederick Naumann’ın oluşturduğu aydınlar grubu tarafından; 1885 yıllarında, Almanya’da kullanıldığı sanılıyor. (Fakat) Milliyetçilik ile sosyalizm arasındaki ‘ittifak’, Jakobenlerin ‘ihtilalci milliyetçiliği’ içindeki ilk tohumlarına kadar geri götürülebilir. Jakoben geleneğinin güçlü kaldığı Fransa’da, ‘Sol’, ardı ardına gelen sonraki ulusal krizlerde -1871’de, 1917’de ve 1940’ta-; ‘Sağ’ın ‘uzlaşmacı’ ve ‘teslimiyetçiler’ine karşı, ‘ulusal çıkarların’ koruyucusu olarak öne çıktı. Ancak ittifakın tarihi, modern biçimiyle, Lassalle’ın eğittiği Bismarck’a kadar dayanır; Bismarck Alman işçilerine, keskin ve amansız bir milliyetçilikten kazanacakları ne çok şey olduğunu gösterdi…”

”… aynı dönemde, o zamana kadar görülmemiş bir şeyi -halk yığınlarının milliyetçiliğini- tanımlamak için, Büyük Britanya’da ‘aşırı milliyetçilik’ terimi bulunmuştu. Bir on yıl sonra da bu, karşı taraftan Harcourt’un ünlü sözleriyle, ”Biz şimdi sosyalistiz’ sözleriyle yanıtlandı. Tory (Muhafazakâr) demokrasisinin başarıları, Joseph Chamberlaine’in kariyeri ve Liberal Parti’nin 1906’dan sonra, kapsamlı toplumsal reform tedbirlerini kabul etmesi… bütün bunlar, Milliyetçilik ile Sosyalizm arasındaki yakınlaşmanın ilk belirtileriydi. ‘Ulusal’ politika, bundan sonra, halk yığınlarının desteği üzerine kurulacaktı; karşılığı, halk yığınlarının ortaklaşa çıkarlarının ve tutkularının aracı haline dönüşmüş olan ‘ulusa bağlılık’tı…” ( Edward Hallett Carr , ”Milliyetçilik ve Sonrası” , s. 33/34. İletişim Yayınları.)

Niye kaçınılmazdı?

Bir ‘Batılı’ nın, manasını handiyse şıp diye kavrayacağı bu satırların; ülkemizdeki bir toplumcuya ya da siyasi iktisat meraklısına çetrefil gelmesi; besbelli, toplumumuzun, Batı ‘daki ‘klasik gelişme şeması’ na uymayışındandır. Bunda muhakkak ki, o yöredeki ‘mülkiyet’ idraki ve uygulamasıyla bizim bu taraflardaki mülkiyet idraki ve uygulamasının birbirine uymayışı, hatta karşıt oluşu yatıyor. Orada derebeyi, yalnız arazisine değil, arazinin üstünde yaşayan halka da, neredeyse sahip iken; bizim burada, tımar ve zeametin mülkü, sahibinin değil; hatta, bunu işletsin ve kullansın diye ona veren Padişah’ın da değil, doğrudan doğruya Allah’ın idi. Osmanlı ‘nın, Batılı derebeylerini ‘taklidi’ ne sahip olabilmesi için, zaman içinde Rumeli âyânlarının peydahlanması; hatta bunların Padişah ‘a kafa tutması gerekmiştir.

Bu yüzden, XIX. yy. nihayetine doğru Batılı toplumlarda, ‘mülk sahipleri’ ile ‘mülksüzler’ ; yâni Burjuvazi ile İşçi Sınıfı (Proletarya) arasındaki farkı -fark da lâf mı, düpedüz karşıtlığı- ifade edebilmek amacıyla; bunların ‘iki millet’ sayılması bizim için anlaşılmaz, en azından zor anlaşılır bir şey! Halbuki, ‘mülksüzler’ in -yâni işçi sınıfı ve ortaklarının- yersiz yurtsuz, dolayısıyla ‘vatansız’, yâni ‘beynelmilel’ sayılması, doğrudan bununla ilişkiliydi; zira, ‘vatan’ sadece ‘mal sahipleri’ ne ait kabul edilmişti.

Emperyalizm, sömürge soygunundan metropole aktardığı servetle; XX. yy. başlangıcında bu açığı kapatmış; işçilerin ‘beynelmilelliği’ni ortadan kaldırmıştır: Sosyalizm’in Ulusallaşması, artık kaçınılmazdı.

Cumhuriyet, 17.01.2005