Attilâ İlhan´ın Vefatının Basındaki Akisleri

Prof. Dr. İsmail Çetişli

Bu inceleme, Prof.Dr. İsmail Çetişli tarafından sitemizde yayınlanmak üzere gönderilmiştir.
Attilâ İlhan B.S.K.V

Attilâ İlhan´ın Vefatının Basındaki Akisleri

Attilâ İlhan, 11 Ekim 2005 Salı akşamı, saat 22.15 sularında Kanlıca’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Böylece 15 Haziran 1925’te Menemen’de başlayan seksen yıllık bir hayat, “an geldi”, bir sonbahar akşamı “ebruli nurlarla” gelen ölüme yenik düştü. Şairin naşı, 13 Ekim Çarşamba günü KanalTürk, Atatürk Kültür Merkezi ve Teşvikiye Camiinde, sevenlerinin oluşturduğu büyük kalabalıklarla son kez buluştu. Ardından da mensubu bulunduğu toplumun geleneklerine uygun bir biçimde ebedî istirahatgâhı Âşiyan mezarlığına defnedildi.

Attilâ İlhan’ın ölümü, kendi ifadesini doğrularcasına gerçekten “büyük bir şaşaa” oldu. Televizyonlar onun vefatını, flaş haber başlığı altında seyircilerine duyurdu. Haber programları neredeyse bütünüyle ona ayrıldı. Birçok televizyon kanalında onun hakkında programlar yapıldı. Öte yandan yazılı basında birkaç gazete şairin ölümünü sürmanşetten verdi. Neredeyse eli kalem tutan hemen herkes, şair hakkında bir şeyler yazdı. Gençlik günlerinden zihinlerde kalan mısralar, yeniden hayat bulup dudaklara döküldü. Hatıralar, tozlu zaman raflarından indirilip bir kez daha yâd edildi.

12-18 Ekim 2005 tarihleri arasındaki bir haftada, ulusal gazetelerde Attilâ İlhan ile alâkalı 100 civarında yazı yayımlandı. Vakit’ten Hürriyet’e, Yeniçağ’dan Radikal’e, Zaman’dan Milliyet’e, Yenişafak’tan Star’a, Yeni Asya’dan Bugün’e, kadarki birçok gazetenin köşe yazarları (Arslan Bulut, Altemur Kılıç, Sevinç Çokum, Mehmet Niyazi, Ali Bulaç, Ergun Göze, Beşir Ayvazoğlu, Ömer Lütfi Mete, Sabahat Emir, Hasan Celal Güzel, Namık Kemal Zeybek, Hilmi Yavuz, Taha Akyol, Fehmi Koru, Engin Ardıç, Güneri Cıvaoğlu, Derya Sazak, Mehmet Barlas, Şakir Süter, Hasan Pulur, Hasan Cemal, Doğan Hızlan, Cengiz Candar, Ahmet Hakan, Can Dündar, Atlan Öymen, Zülfü Livaneli, Kürşat Bumin, Hadi Uluengin vb.), Attilâ İlhan’la ilgili duygu ve düşüncelerini dile getiren yazılar kaleme aldılar.
Attilâ İlhan’ın vefatı sebebiyle yazılı ve görsel basının, köşe yazarlarının ve kamuoyunun gösterdiği olumlu tepki, hiç şüphesiz pek çok bakımdan önemli, anlamlı ve sevindiriciydi. Bunlardan birincisi Attilâ İlhan’la ilgiliydi ve onun bir şair, romancı, senarist, köşe yazarı ve aydın olarak geniş kitlelerle ne ölçüde diyalog kurabildiği, kendini kabul ettirebildiği ve sevdirebildiğiydi. Zira şaire gösterilen, bırakın herhangi bir sanatkârı, sıradan insanların bile hayallerini süsleyen ve son yolculukta olsun tezahür etmesi beklenilen büyük bir sevgi ve ilgi hâlesiydi.

İkincisi ise, yazılı ve görsel basının, köşe yazarlarının ve kamuoyunun bir sanatkârın ölümü karşısında gösterdikleri duyarlılıkta somutlaşan sanat/edebiyat ile ilgiliydi. Söz konusu duyarlılık karşısında, demek ki hayatını edebiyata adamış bir sanatkârın da değeri varmış diye düşünmekten kendimizi alamadık. Gördük ki, televizyon kanalları, isterlerse pembe diziler, televoleler, spor dedikoduları gibi önemli (!) programlardan arta kalan zamanlarını, bir şaire ayırabiliyorlarmış. Demek ki, edebiyat dünyasında sık sık duyduğumuz “Şiir öldü mü?”, “Roman ölüyor mu?” soruları, pek gerçeği yansıtmıyormuş.

“Attilâ İlhan’ın ölümü üzerine medyanın gösterdiği ilgi, yalnız onun adına değil edebiyata ve edebiyatçıya gösterilen sevgi ve saygıyı simgelediğinden üzüntü ile teselliyi bir arada yaşattı bana. Televizyonlar canlı yayın yaptı, ana haber bültenlerinde ilk haber oydu, konuşmalarından, şiirlerinden bölümleri kendi sesinden dinledik. Dün gazeteleri taradım, onun yer almadığı tek bir gazeteye rastlamadım. Türkiye, şairini, şiiri seviyor diye yazmaya karar verdim. Edebiyatın varlığını görmezden gelmiyorlar yargısına vardım.” (Doğan Hızlan, Hürriyet, 13 Ekim)

“Şairin hiç olmazsa “manşetlerde öldüğü” bir ülkede umut vardır yine de. Her çocuk, her genç “birazcık şair” iken her büyüğün şiirden, duygudan nasıl böyle uzak yaşayabildiğine şaşarsın ya. O çocukların nasıl bu büyükler olabildiğine filan. Yine de umut vardır.” (Umur Talu, Sabah 13 Ekim)
Bu yazıdaki asıl amacımız, Attilâ İlhan’ın ölümü üzerine farklı isimlerin çeşitli gazetelerde yazdıkları 100 civarındaki köşe yazısını genel bir değerlendirmeye tâbi tutmak, bundan elde edebildiğimiz sonuçları okuyucularla paylaşmak olacaktır.

Okuma imkânı bulabildiğimiz köşe yazılarının önemli bir kısmı, şairin ölüm haberinin doğurduğu şaşkınlık ve onu kaybetmenin üzüntüsünü ifade ekseninde şekillenmişti. Attilâ İlhan hakkında herhangi bir değerlendirme veya olumlu-olumsuz eleştiri ihtiva etmeyen bu yazılar, yoğun bir santimantalizmle yüklü birer “mersiye” niteliğindeydiler. Söz konusu yazılar, büyük çoğunlukla, bir hatıra ekseninde vücut bulmuşlardı. Bu noktada şu tespitimizi söylemeden geçemeyeceğiz. Hatıralarını bizimle paylaşma hususunda bir hayli cömert olan köşe yazarlarımızın Attilâ İlhan’la ilgili ne çok da hatıraları varmış meğer.

Çeşitli hatıralardan hareketle kaleme alınmış santimantal yazılar, bazı köşe yazarları tarafından sert bir biçimde eleştirildi. Söz konusu yazılarda sergilenen tavır, “ölü sevicilik”, “amigoluk” veya “timsahın gözyaşları” olarak nitelendirildi. Meselâ Cumhuriyet’ten Zeynep Oral, medya ve basının tutumunu “riyakârlık” olarak değerlendirdi. “Ah evet, tüm medyamız, basını, yayını, hepsi birden, hep beraber, sayfalarını, saatlerini ona ayırmakta kıyasıya bir yarışa girdiler… Günah çıkarmak mı? Vicdan rahatlatması mı? Nedir bu? Bugüne dek Attilâ İlhan’ın bir düşüncesine, bir sözüne, bir eleştirisine, bir dizesine kulak vermemiş olanların bu tutumları size de riyakârlık, iki yüzlülük gibi gelmedi mi?”

Yeni Şafak’tan Fehmi Koru da eleştirilerini hemen hemen aynı noktada yoğunlaştırdı. “Attilâ İlhan şânına uygun bir dizi törenlerle toprağa verildi. Gazetelerde vefatı üzerine sayfalar dolusu değerlendirme yazıları çıkıyor. Arkasından göz yaşı döken, ya da üzülenlerin bazısı elbette samimi sevenleri; ancak bir bölümünün hali için ancak ‘timsahın gözyaşları’ benzetmesi kullanılabilir.” (Yeni Şafak, 14 Ekim)

Yeni Asya’dan Serdar Murat ise, “İslamî medya”nın “Kemalis-sosyalist” çizgidekilerle yarışa kalkışmasını, “şuur noksanlığı” olarak nitelendirdi ve eleştirdi. “Ülkenin önemli bir şairi hayatını kaybetmişse, elbette ki onunla ilgili düşünceler ifade edilir. Hatta bu, bir şairin ve ölünün arkasından olacak kadar nezih olmalıdır. Ancak bu hiçbir zaman eleştiri çizgisini terk edip, büsbütün bir Attilâ İlhan amigoluğuna dönüşmemeliydi. Özür dileyenler, itirafta bulunanlar, yas tutanlar. Yapmayın Allah aşkına. Attilâ İlhan için döktüğünüz satırların tek birini, Hazret-i Peygambere, Mehmetçiğin kanını hediye olarak götüren İkbal’in çocuklarına ayıramaz mıydınız?” (Yeni Asya, 17 Ekim)

Bunun dışındaki köşe yazılarının ortak tarafı, -zaman zaman yine hatıralara yaslananlar bulunsa da -Attilâ İlhan’ın kişiliği, fikirleri, sanatı ve eserleri hakkında belli bir tanıtma ve değerlendirme ihtiva etmeleriydi. Bu yazılar, kanaatimizce hem okuyucu hem de şair için çok daha değerliydiler. Çünkü içeriklerinde “Kimdir Attilâ İlhan?” sorusuna şu veya bu ölçüde cevap taşımaktaydılar.

“Kimdir Attilâ İlhan?” sorusuna en genel manada verilen cevaplara baktığımızda, köşe yazarlarının onu bir takım sıfatlar çerçevesinde anlatmaya çalıştıklarını gördük. Bu sıfatlardan bazıları, çoğunluğun üzerinde ittifak ettiği nitelikleri vurgulamaktaydı. Öte yandan bazı sıfatlar ise birbirine yüzde yüz zıt nitelikleri ifade etmekteydi. Bu durum, daha ilk plânda yazarların Attilâ İlhan karşısında iki gruba ayrıldıklarının ispatıydı. Köşe yazarlarımızın Attilâ İlhan için kullandıkları belli başlı sıfatlar şu şekilde sıralanabilecektir: “büyük şair, usta şair, gerçek şair, romantik şair, aşkların şairi, büyük usta, büyük üstat, Türk edebiyatının çok büyük bir değeri, Cumhuriyet sonrası dönemin en büyük şairlerinden biri, Cumhuriyet döneminin en etkili ve özgün şairlerinden birisi, ‘nev’i şahsına münhasır’ bir şair ve yazar, son elli yılın en büyük yazar ve düşünürü, büyük bir edebiyat ve fikir adamı, düşün adamı, Kemalist, Kuva-yı Milliyeci, Türk Milliyetçisi, dürüst ve namuslu aydın, vatansever aydın, fevkalade bir Türk aydını, hakiki bağımsız aydın, çok yönlü ve çok boyutlu bir insan, kanaat önderi, kaptan, Yalnız Şövalye, idol, müstehzi ve narsisist.”

Yukarıdaki sıfatlarda olduğu gibi, Attilâ İlhan’ın şu veya bu ölçüde tanıtan, değerlendiren ve eleştiren yazıları kendi içinde üç gruba ayırmak mümkündür. Bunlar:

1- Attilâ İlhan’ın sanatı ve sanatkârlığından bahseden yazılar,
2- Attilâ İlhan’ın düşünceleri ve düşünürlüğünden bahseden yazılar,
3- Attilâ İlhan’ın karakterinden bahseden yazılar.

1- Attilâ İlhan’ın Sanatı ve Sanatkârlığı
Attilâ İlhan’ın ölümü üzerine kaleme alınan 100 civarındaki yazıda, yazarların büyük bir çoğunluğu, onun sanatı ve sanatkârlığı üzerine yoğunlaşmışlardır. Attilâ İlhan’ın sanatı ve sanatkârlığı denilince de, -zaman zaman çok yönlülüğü vurgulanmış olsa bile- ilk anda akla gelen şairliği ve şiirleri olmuştur. Hatta -Özdemir İnce’nin tespitiyle söylemek gerekirse- şairliğindeki göz kamaştırıcılık, onun diğer yönlerini önemli ölçüde gölgelemiştir. Şu hüküm rahatlıkla söylenebilir; Attilâ İlhan’ın ölümü üzerine yazılı ve görsen basının, kamuoyunun ortaya koyduğu ve çok az sanatkâra nasip olan büyük alâkanın arkasında, onun bir şair olarak kaleme aldığı şiirler vardır. Nitekim -birkaç istisna dışında- hemen her kalem sahibi, onun şiirlerine olan hayranlığını, zihninde ondan birkaç şiir veya mısra sakladığını ifade etme lüzumu hissetmektedir. Yukarıda onun için sıralanan sıfatlar da, Attilâ İlhan’ın hangi yönüyle tanındığını açıkça ortaya koyar. Kısacası Hasan Pulur’un tespitiyle söylemek gerekirse, “Attilâ İlhan şudur, budur, odur ama, “O” önce şiirdir, şairdir.”

Attilâ İlhan, kamuoyu ve köşe yazarları tarafından -bir hayli eksik de olsa- daha çok “aşk şiirleri” ile bilinir ve hatırlanır. Pek çok kişi gençlik yıllarında, onun aşk şiirleriyle sevgililerine hitap etmiş, duygularını onun mısralarıyla dile getirmiştir. “Türkiye”de başında kavak yelleri esip de aşk ateşine düşen gençlerin çoğunluğu onun şiirlerini, bir türlü itiraf edemedikleri sevgilileri için okurdu. (…) O aşkların şairi idi.” (Yavuz Selim Demirağ, Yeniçağ, 16 Ekim)

Doğan Hızlan’a göre Attilâ İlhan, şiiri kitlelere yaymış, popülerleştirmiş; ancak popüler olmakla nitelikli olmayı birleştirmiş bir şairdir. Can Bahadır Yüce de, Attilâ İlhan’ın ölümüyle, Türk şiirinin “sokaktaki adama inebilmiş, kitlelere mal olmuş son şairini” kaybettiği kanaatindedir. Haluk Şahin’e göre, Türkiye’nin asıl büyük kaybı, şair Attilâ İlhan’ın ölümüdür. Zira o, yaşadığı dönemin gençlerinin duygusal eğitimini gerçekleştirmiş; bu yönüyle son elli yıllık şiirimizi etkilemiştir. Hüsrev Hatemi’ye göre ise, Türk şiirinde XX. yüzyılın birinci yarısını Yahya Kemal, ikinci yarısını da Attilâ İlhan doldurmuştur.

“Cumhuriyet döneminin en etkili ve özgün şairlerinden birisi” tespiti, Türker Aklan’a aittir. Aklan değerlendirmelerine şöyle devam eder: “Kendine özgü dili, benzetmeleri, alışılmadık ve çarpıcı imgeleri, sıcaklığı, onu kendi başına bir ekol haline getirdi. Hem Divan şiirinden, hem Fransız edebiyatından esinlenmesi, ülkemizde yaşayan günümüz insanının ruhuna nüfuz etmesini engellemedi, belki de tam tersine, kolaylaştırdı. Sanatta zıtların birliğini sağlamak önemliyse, bunu büyük ölçüde başardı. Her konuda kendi sentezini yarattı, kendi formülünü geliştirdi. Büyük sanatçılar kuşağından bir şairdi.” (Radikal, 13 Ekim)

Beşir Ayvazoğlu’nun Attilâ İlhan hakkındaki kanaati, “ses yaratan şairler cinsinden” olduğu istikâmetindedir. “Edebiyatta gelip geçici modalara pek iltifat etmemiş, 1940’larda şiiri alelâde nükteye indirgeyen Garip hareketine karşı da, İkinci Yeni’ye karşı da en etkili mücadeleyi o vermişti. (…) ‘Ses’ yaratan şairlerdendi. Hep kendi şiirini yazdı. (…) Tıknefes değildi; erkek sesli, geniş ilhamlı, büyük soluklu bir şairdi. Sosyalist Gerçekçilik iddiasına rağmen, kelimenin asıl mânâsında bir romantikti. (…) Hiç şüphesiz, Attilâ İlhan, aynı zamanda güçlü bir aşk şairiydi. Ve hakikaten okunur ve dinlenir şiirler yazmıştı. Mır mır eden mıymıntı bir şiir değildi yazdığı, “ses”i vardı.” (Tercüman, 13 Ekim)

Can Bahadır Yüce, 1950’den günümüze uzanan Türk şiirindeki her kuşağın üzerinde tesirleri bulunan Attilâ İlhan’ın, şair olarak tek bir çerçevede değerlendirilemeyeceği, dönem dönem yaklaşmanın daha isabetli olacağı kanaatindedir. Ona göre, “kentli insanın modernizm karşısında duyduğu örtük öfkeyi ya da “uzaktaki beyaz kadın” imgesiyle beslenen umutsuz aşkları benzersiz bir ustalıkla dile getiren Attilâ İlhan şiiri, kıra indiğinde biter.” (Zaman, 13 Ekim)
Siyasî düşünceleri ve romanlarını beğenmeyen Ahmet Kekeç, Attilâ İlhan’ın daha ilk dönem eserleriyle “iyi şair” sıfatını fazlasıyla hak ettiğini belirtir.

Kekeç’e göre Türk şiirinde, İkinci Yeni’yle birlikte, bir Mavi ve Attilâ İlhan dönemi vardır. Sami Hocaoğlu, pek çok yönüyle kıyasıya eleştirdiği Attilâ İlhan’ın şairliği karşısında saygıyla eğilme lüzumu hisseder. “Şairliğine kim söz edebilir? Divan edebiyatıyla Türk halk edebiyatının imbiğinden damıtarak kotardığı kendine özgü şiir dilini, kaç şairde bulabiliriz? (…) Hey gidi usta hey! “An gelir.. Attilâ İlhan ölür” ha? İşte öldü. Ondan geriye ölümsüz mısralar kaldı.” (Yenişafak, 14 Ekim)

Fatih Altaylı, Oray Ergin ve İbrahim Kardeş gibi bazı köşe yazarları, şair Attilâ İlhan’ı beğenmez ve onu bu yönüyle eleştiriler. Oray Ergin, Attilâ İlhan’ın şiirlerini “piyasa malı” olmakla suçlar. “Şiirlerine eleştirisi, piyasa malı olmasındandır. Bir şiirden bir mısra, bir şarkı sözünün bir dizesinden bile daha klişe olabiliyorsa, o şairi masaya yatıramayacak mıyız?” (Akşam, 16 Ekim)

Attilâ İlhan’ın sanatkârlığından bahseden yazılarda sıkça vurgulanan vasıf, onun çok yönlülüğüdür. Bu çerçevede gündeme getirilen ikinci yönü, romancılığıdır. Ancak Attilâ İlhan’ın romanları ve romancılığını ciddi manada değerlendiren ve eleştiren yazı bulmak mümkün değildir. Söz konusu suskunluk akla şöyle bir soru getirir: Acaba köşe yazarlarımız bütün dikkatlerini Attilâ İlhan’ın şiirlerine mi verdiler; yoksa romanlarını okumaya zamanları mı olmadı?

Doğan Hızlan’a göre, üzerinde yeterince durulmamış olsa da, Attilâ İlhan “iyi” romanlar yazmış “iyi bir romancı”dır. Hâlbuki Zeki Coşkun, Engin Ardıç ve Ahmet Kekeç, Attilâ İlhan’ın romancılığı ve romanlarına olumsuz bir bakış açısıyla yaklaşırlar. Bunlardan Ahmet Kekeç, şair olarak takdir ettiği Attilâ İlhan’ın romancılığını, eserlerindeki “militarist ve halaskâran ruh” sebebiyle beğenmediğini belirtir. Zeki Coşkun, romancı Attilâ İlhan’ın şair Attilâ İlhan’ı tükettiği kanaatindedir. Çünkü romancı Attilâ İlhan, birtakım teknik yeniliklere birlikte “tezli roman”da kalmış, bir yığın aykırı soruya rağmen tezinde “egemen ideoloji”nin sınırlarını aşamamış, kahramanlarını da, sahibinin sesi olmaktan kurtaramadığı için kuklalaştırmıştır.

“Galiba gençliğimin şairini, romancı Attilâ İlhan bitirdi. Şiirindeki o kozmopolit ve içli, sorularındaki marjlarda dolaşan külyutmaz, atak, alafaranga-alaturka karışımı, özgüven dolu o yüksek ses orada, romanlarında da vardı. Üstelik, yazıldıkları dönem için Türk romanında pek olmayan ‘numara’lar da vardı romanlarda. Sinemadan ithal paralel kurgular, geri dönüşler, gerçek ve kurgusal belgeler falan… Ama bu artılarına karşın romancı Attilâ İlhan, bir bakıma kendi büyüsünü bozuyordu. En azından benim için. (…) Attilâ İlhan’ın romanları, en düz anlamıyla ‘tezli roman’lardır. O tez de, bütün her türden mevcut ortodoksiye aykırı sorulara, imgelere, yaşantılara vd vd.’lerine karşın, hatta onlarla beraber, egemen ideolojinin içindedir, oradan yana çalışır.” (Radikal, 14 Ekim)

Engin Erdıç, şiirdeki imgeciliği romanda da devam ettirmesi, cinsel karmaşayı herkese mal etmeye kalkışması ve “Osmanlıca yazması” yüzünden Attilâ İlhan’ın romanlarını beğenmez. “Çok büyük bir şairdi, romanlarını da şiir gibi yazdı. Böylece ortaya çok iyi yazılmış, çok keyifle okunan kötü romanlar çıktı. “İmgecilik” şiirde mükemmeldi ama romana gitmiyordu. “Bazı” kişiler için geçerli olan cinsel karmaşayı herkese sıvamaya kalktı, bunu tuttu bir de politikaya yapıştırdı; romanlarında bütün batı işbirlikçileri cinsel sapıklardı, bütün Kemalistler de birbirlerini saf ve temiz bir aşkla seviyorlardı! “Dönem tadı” versin diye tuttu Osmanlıca yazdı.” (Akşam, 15 Ekim)

Attilâ İlhan’ın çok yönlü sanatkârlığı, -şairliği, romancılığı ve senaristliği dışında- maalesef, söylendiği çerçevede yansımaz köşe yazılarına.

b- Attilâ İlhan’ın Düşünceleri ve Düşünürlüğü

Şair Attilâ İlhan, özellikle son yıllarda düşünceleri, düşünceye dayalı eser, yazı ve konuşmaları ile kamuoyunun gündeminde önemli bir yer işgal etmiş; çeşitli tartışmalara sebep olmuştur. Kendisi de, “Mütefekkir Attilâ İlhan, şair Attilâ İlhan’ı beğenmez” cümlesiyle bu yönünü öne çıkarmak istemiştir. Nitekim ölümü üzerine kaleme alınan köşe yazılarında üzerinde en çok durulan konu, Attilâ İlhan’ın düşünceleri ve düşünürlüğü olmuştur. Hemen belirtelim ki, bu konuyu gündeme getiren yazarlar, Attilâ İlhan’ın düşüncelerine katılıp alkışlayanlar ve reddedip eleştirenler gibi çok açık iki gruba ayrılırlar. Bir gruba göre, Sosyalist-Marksist olarak bilinen Attilâ İlhan, hiçbir zaman örgütlü Marksist hareket içinde yer almamış bir “dönek”tir. Ümmet kültürünü savunmak, karşı devrimci ve reformist olmak, Amerikan tesirinde kalmak, hatta casus ve hain olmak, bu grubun ona yönelttiği diğer suçlamalardır. İkinci gruba göre ise Attilâ İlhan, kimi zaman Kemalist, kuvva-yı milliyeci, milliyetçi; kimi zaman da “iflah olmaz bir komünist”tir.

Fikret Bila yazısında, Attilâ İlhan’ın düşünce yönünü genel çizgileriyle değerlendirir. Yazarın bu değerlendirmede ulaştığı netice; kendine has bir solculuk, Atatürkçülük ve ulusalcılıktır. Attilâ İlhan, hiçbir zaman örgütlü bir siyasî yapılanmanın içinde yer almamış, şablonculuktan uzak durmuş, bağımsız ve sentezci olmayı tercih etmiştir. “Hangi?” sorusunda somutlaşan sorgulayıcı ve eleştirel tavrı, onun önemli bir yönünü teşkil eder.
“Attilâ İlhan’ın siyasî fikirleri tartışılır. Sultan Galiyev yakınlığı, üçüncü dünyacılığı, İnönü karşıtlığı, son dönem Avrasyacılığı, sol düşünce dünyasında tümüyle kabul görmemiştir. Ancak bu yaklaşımlarında da yine şablonculuktan çok bir sentez arayışı hâkimdir. Nedeni kompleks olan bir Batıcı değildir. Bir Doğu-Batı sentezcisidir. Asıl katkısı yöntemdir. Sorgulayan, araştıran, kuşku duyan, aklı eleştirel kullanan bir düşünce adamıdır.” (Fikret Bila, Milliyet, 13 Ekim)

Taha Akyol, kaleme aldığı iki yazısında da Attilâ İlhan’ın fikirleri üzerinde durur. Yazara göre, “edebiyat dünyamızın büyük isimlerinden” olan Attilâ İlhan, aynı zamanda “fikir dünyamızın da büyük bir ismi”dir. Hatta onun edebî eserlerini “özgün” yapan da onun bu fikir ve kültür yönüdür. Attilâ İlhan “ulusal kültür sentezi” peşinde olan “sıkı bir Kemalist”tir. Bu yönüyle o, sağ ve soldan geniş kitlelere ulaşabilmiştir. Ancak edebiyat ve kültür alanındaki “geniş vizyonuna rağmen” siyasî düşünceleri temelsizdir. Çünkü “siyasî görüşlerinde,”antiemperyalizm”le özdeş saydığı ‘Üçüncü Dünyacılık’tan kurtulamadı. Bu takıntı ile, “Galievci bir Gazi Paşa” şablonu yarattı, İnönü’ye haksız saldırılarda bulundu; 1938 sonrasında “emperyalizm”e teslim edilmiş bir Türkiye resmi çizmek için komplo teorileri kurdu! (…) İlhan kendi “emperyalizm” teorisine göre Cumhuriyet tarihini kurgulamakla kalmadı bu yüzden Türkiye’nin geleceğini de Üçüncü Dünya’da aradı.” (Milliyet, 14 Ekim)

Cengiz Çandar, Kürşat Bumin ve Hasan Cemal, Attilâ İlhan’ın sanatkârlığını takdir etmekle birlikte düşüncelerine katılmadıklarını belirtip onu bu yönüyle eleştirirler. Bununla birlikte Attilâ İlhan’ın, asıl sanatkârlığı ile değerlendirilmesi gerektiği hususuna vurguda bulunmaktan geri durmazlar.
“Ömrünün 1949-1951 yılları arasına sığan iki yılında edindiği “Fransız Marksizmi” ile kendine özgü bir “Atatürkçülük” bulamacının, bugünün dünyasında yol gösterici olduğunu söyleyemem. Kendi sınırlı tarihi deneyimine fazlaca sıkışmış gibi gelirdi siyasî görüşleri. (…) Ama, tarihte Attilâ İlhan adı için silinmez bir iz bırakacak olan bunlar değildi elbette. Kalıcı olan, romanları ve şiirleri idi. Özellikle, zamana direnen, her daim geçerli iç dünyaları, dilimizin ustaca dışavurumuyla kuşaktan kuşağa geçirebilen şiirleri. O nedenle, önemli ve büyük edebiyat şahsiyetlerinin siyasî görüşleriyle değerlendirilmesi ve ölçülmesi doğru olmasa gerek.” (Cengiz Çandar, Bugün, 12 Ekim)

“Attilâ İlhan iz bırakarak gidiyor; şiiriyle, romanıyla, siyasal çizgisiyle kalın bir iz bırakarak… (…) Yaslandığı devlet ve milliyetçilik anlayışının demokrasiyle örtüştüğünü savunmak pek öyle kolay değildir. Olabilir. Benimsemiş olduğu siyaset çizgisinin, Attilâ İlhan’ın edebiyatımızdaki yerine, iyi şairliğine, romancılığına gölge düşüreceğini sanmıyorum.” (Hasan Cemal, Milliyet, 13 Ekim)

Engin Ardıç ve Mehmet Ocak’tan çok daha eleştireldirler yazılarında. Bunlardan Engin Ardıç, Attilâ İlhan’ın son yıllarda hem sanatı hem de düşünceleri itibariyle sözünün bitmesinden ötürü kendini tekrar ettiği, sığlığa düştüğü ve şablonculuğa saplandığı iddiasında bulunur.
“Geçen gün değil de, diyelim yirmi yıl önce ölseydi, yakınları, sevenleri elbette daha çok şey yitireceklerdi, ama Türkiye daha kazançlı çıkacaktı. Çünkü lafı bitmişti. Çünkü abuklamaya başlamıştı.(…)O büyük adam son yıllarında saçmalıyordu. Her büyük sanatçının “dönemleri” vardır, ben onun “ellili ve altmışlı yıllarını” severim. Sonra gitti, sığlığa saplandı. (…) “Şematizm” onu bozdu. Bu kadar büyük bir şairin son şiir kitabı bile kötüydü. İnanılır gibi değildi bu! Sonra da gitti Bülent Ecevit, Doğu Perinçek, Devlet Bahçeli ve İlhan Selçuk arasında bir yer buldu kendine. Bir de kasket uydurdu.” (Engin Ardıç, Akşam, 15 Ekim)

Mehmet Ocaktan’ın eleştirileri, Attilâ İlhan’ın yerli ve Batı karşıtı görünmesine rağmen bütünüyle batılı olmasınadır. “Tüm Batı karşıtlığına rağmen yaşam tarzı açısından bir “yerli” değil, bir Fransız mösyösü kadar “yersiz” idi Attilâ İlhan. Meriç’in ifadesiyle “müstağrip”ti. Batı’yı eleştiriyordu, bu doğru. Fakat, bu entelektüel karşıtlık, soyut, eti kemiği olmayan, ayağı yere basmayan, daha doğrusu ne basacak bir ‘ayağı’ ve ne de basılacak bir ‘yeri’ olan, hayata dönüşmemiş bir karşıtlıktı. Çünkü yaşadığı hayat, tepeden tırnağa Batılı bir hayattı. Düşünce tezgahında “yerlilik” satmışsa da, hayatı bir “yersiz” olarak, hatta bir yabancı olarak yaşadı.” (Yenişafak, 14 Ekim)

Attilâ İlhan, siyasî düşünceleri sebebiyle en ağır eleştiriyi Hadi Uluengin’den alır. Ona göre sanatkâr ve insan olarak “iyi” olan Attilâ İlhan, ‘fikir adamlığı’, ‘siyaset teorisyenliği’ ve ‘tarih yorumculuğu’ bakımından kötüdür.

“O İlhan ki Mustafa Kemal’i ‘nev-i şahsına münhasır’ biçimde yorumlayarak; daha doğrusu, göz göre göre çarpıttığı nesnel tarihi ve teorik kitabi nalıncı keseri gibi kendine yontarak ‘anti emperyalizm’ geliştirdiğini iddia etmiştir, bu açıdan tümüyle abuk sabuktur. En kabadayısı, Engin Ardıç’ın harikuláde deyimiyle ‘pinpon ihtiyar’ değeri taşır. Pembemtırak salçayı uyduruk komplo teorileri ve ilkel ‘anti-Batı’ kepçeyle Sultan Galiyev’in üçüncü dünya tenceresine boca eden; sonra da sanki Atatürk’ün gerçek uzantısı değilmişmiş gibi, marazi nefret beslediği İnönü’ye rağmen bunu Kemalizm diye sunan böylesine bir ‘düşünce’ ancak kompleksli ve cahil ‘ulusalcılar’ arasında itibar görebilirdi. Zaten de hep öyle oldu! (…) Zaten de, pek ‘yerlici'(!) İlhan’ın ‘şahsi boyut’a gelince levanten İzmir nostaljiyası dışavurması veya Pera’yı mekán bellemesi, yukarıdaki tragedyanın normal bir tezahürüdür.”(Hürriyet, 13 Ekim)

Hadi Uluengin’in bu eleştirileri, okuyuculardan büyük tepki alır. Bunun üzerine yazar iki yazı (18, 20 Ekim) daha yazar ve kendini savunur. Üslûbundaki kırılıcılıktan dolayı özür diler, ama “kral çıplak!” demekten geri durmaz.

Öte yandan Hasan Celal Güzel, Ömer Lütfi Mete, Sırrı Yüksel Cebeci, Hakan Akpınar, Mehmet Emin Kazcı, Şakir Süter, Attilâ İlhan’ın düşünceleri ve düşünce adamlığını takdir edip övgüyle karşılarlar. Bunlardan Hasan Celal Güzel’in takdir duyguları, Attilâ İlhan’ın birtakım tabuları yıkması ve sağlam bir milliyetçi olmasındandır.

“Gerçekten de O’na, şiirlerine, kültürel tahlillerine ve özellikle tefekkürüne “mecburduk”. O’nun şiirlerine bayılırdık ama 1970’lerde başlattığı “Hangi”li serisiyle ve fikrî değerlendirmeleriyle, şiirlerinin güzelliğinin fersah fersah ötesine geçmişti.(…) Çok sağlam bir Atatürkçü olmasına rağmen, “Atatürk’ü hatâlarıyla da kabul edeceksin” diyebiliyordu. Attilâ İlhan, bu topraklara ve bu toprakların yetiştirdiği insanlara âşık, çok sağlam bir “milliyetçi”ydi” (Tercüman, 13 Ekim)

Ömer Lütfi Mete’ye göre Attilâ İlhan, sağ-sol ayrımını ortadan kaldırmada öncü olması, yerellikle evrenselliği uzlaştırması bakımlarından takdire şayandır. O, tek bir düşünce kalıbına sığdırılamaz. “Sözünü ettiğim özgün boyut, İlhan’ın eleştiri çemberine, içinde bulunduğu çevreyi de katarak derin bir kuşkuculukla sorgulamaya, keskin bir alaycılıkla uyarmaya çalışmasıdır. Böylece Türkiye’nin kültür hayatını ikiye bölen klasik sağ-sol ayrımını aşmanın etkin bir öncüsü olmuştu. İçinden çıktığı toplumun bütününe bakabilen, yerelcilikle evrenselciliği uzlaştıran ‘hakiki bağımsız aydın’ kişiliğiyle İlhan’ı güncel bir şahika olmaktan çıkarıp bütün zamanların edebiyat burçlarındın biri haline getiren özelliklerden biri kanaatimce bu yanıdır. Onu anlamanın giriş kapısı, her büyük sanat ve düşünce adamı gibi, bir tek siyasî veya ideolojik eğilimin kalıplarına sığdırılamayacağını görebilmektir.” (Sabah, 14 Ekim)

Hakan Akpınar, “namuslu bir aydın ve gerçek bir yurtsever” olarak nitelediği Attilâ İlhan’ı, fikir ve sanatının temeli olan doğu-batı sentezindeki başarısından dolayı takdirle karşılar. “O’nu Türkiye’deki bir çok aydından ayıran en temel özellik şu olsa gerek: Attilâ İlhan, batılılaşma restorasyonuna destek veren bir aydındı ama bir farkla… O, Tanzimat Batılılaşması’na karşıydı. Attilâ İlhan, Batılılaşmanın ulusal kültür ve değerleri koruyarak sağlanabileceğini savunuyordu.(…) Batılılaşmak bir sentezdi O’nun için… Kavgası da buydu zaten. Hangi Batı adlı çalışması, bu tavrının manifestosu gibiydi.” (Tercüman, 14 Ekim)

Sırrı Yüksel Cebeci ise, Attilâ İlhan’ı vatansever, namuslu, Atatürkçü bir şair, “örnek bir Marksist ve örnek bir yurtsever” olmasından dolayı alkışlar. Şakir Süter’in değerlendirmeleri daha geneldir. “Sadece fevkalade şair-yazar değil, tam anlamıyla vatansever bir aydındı Attilâ İlhan.(…)Dünyalı bir sanatçı ama ülkesine asla yabancılaşmadan, kendi insanlarını hiç küçümsemeden… Türk olduğunu yüksünerek değil, göğsünü gere gere söyleyen bu toplumun içinden yetişmiş… Acılar çekmiş, itilmiş, kakılmış, hapse atılmış ama… Ülkesine asla küsmemiş, içinde nefret duygusunu yeşertmemiş. Mensup olduğu toplumun değerlerini yücelten, kendisini ulusuna karşı sorumlu hisseden bir aydın. “Yerli” idi, içimizden biriydi. Türkiye’nin “kokusu” idi.” (Akşam, 12 Ekim)

c- Attilâ İlhan’ın Karakteri

Çeşitli gazetelerde yer alan köşe yazılarında üzerinde durulan bir başka husus, Attilâ İlhan’ın karakteridir. Şairin karakteri, -bir-iki yazı dışında- daha çok diğer konuların içinde değinilip geçilmiştir. Attilâ İlhan’ın karakterini aydınlatan en önemli yazı, Hilmi Yavuz tarafından kaleme alınmıştır. Yavuz’un, gençlik yıllarının “idol”ü Attilâ İlhan’ın mizacıyla ilgili iki temel tespiti; “müstehzi ve narsist”tir.
“Baylan’da ilk kez bu kadar yakından gördüğüm Attilâ İlhan’ın bendeki ilk etkisi, yüzüne dudaklarını hafifçe sola doğru çarpıtarak verdiği o müstehzi ve narsisistik ifadedir. Bu ifadeyi, İlhan ailesinin İzmir’den yakın dostu olan Mimarlık profesörü Gündüz Gökçe’nin çektiği bir fotoğrafta da görecektim daha sonra..” (Zaman, 16 Ekim)

Söz konusu narsizm, ileriki yıllarda aşırı bir egoya dönüşmüş ve şairi her şeyi sadece siyah-beyaz gibi iki zıt renk içinde görme seviyesine düşürmüştür. “İlhan’ın narsisizminin yıllar geçtikçe, aşırı bir ego şişkinliğine neden olduğunu gözlemledik. Her şeyin en doğrusunu onun bildiğine, her şeyin en iyisini onun yazdığına, her konuda ve her zaman onun haklı çıktığına ve her problemin ‘çok basit’ çözümünün sadece ona sorulması gerektiğine inandırma konusundaki çabaları, o yaşlandıkça ciddiyetini yitirerek, insanı hüzünlendiren bir hal aldı. Dahası, zihnindeki bütün ara renkler silinmiş, zihin sadece siyahlarla beyazlar, ‘İyiler’le ‘Kötüler’den ibaret bir şemaya indirgenmişti.” (Zaman, 16 Ekim)

Hilmi Yavuz yazısında ayrıca Attilâ İlhan’ın insanı “ağzının içine baktıran” -“tumturaklı üslûp”a dayanan- konuşma yeteneğinden; elleri, uzun kaşkolu, tel çerçeveli gözlükleri ve şapkasını kendine has kullanımıyla elde ettiği “karizmatik” imajından da bahseder.

Doğan Hızlan’a göre Attilâ İlhan yalnız adam, daha yaygın bir söyleyişle, “Yalnız Şövalye”dir. Şairler yalnızdır, sözü bütün şairler için geçerlidir, ama Attilá İlhan için bir hayat kuralı. Türker Aklan ve Osman Özsoy, Attilâ İlhan’ın çalışkanlığına duydukları hayranlıklarını dile getirirler.
“Attilâ İlhan bir ekoldü. Fakat beni en çok etkileyen tarafı, çalışkanlığı ve üretkenliği oldu. (…) Doktorların, bu kadar yükü insan bünyesi kaldıramaz uyarılarına rağmen, son nefesine kadar çalıştı. Hasta haline rağmen, sanki bir veda gibi, pazar günü saat 12.00’den 19.00’a kadar tam 7 saat boyunca kitaplarını imzaladı. Cumhuriyet gazetesindeki yazılarına sağlık gerekçesiyle ara verdiğinin okuyuculara duyurulduğu günün akşamında, hem de son romanının kalan birkaç sayfası üzerinde çalışırken son nefesini verdi. Yaşamındaki fırtınalar gibi, ölümündeki finali de kendine yakışan türden oldu.” (Osman Özsoy, Tercüman, 13 Ekim)

Diğer yazılardan Attilâ İlhan’ın mizacına dair elde edebildiğimiz nitelikler şu şekilde özetlenebilir. Attilâ İlhan; mücadeleci, kendine güvenen, farklı olmaya önem veren, sıra dışı bir kişilik, komplekssiz, kibar, paylaşma duygusu yüksek, polemik ustası, sohbeti sıkıcı değil, renkli, neş’eli ve esprili, beliğ, çok iyi şiir okuyan, nev’i şahsına münhasır sıfatını fazlasıyla hak eden bir şair ve yazardır.

İşte ölümü üzerine, pek çok köşe yazarının çeşitli gazetelerde yer alan Attilâ İlhan ile ilgili yazıların genel bir özeti. Söz konusu tanıtma, değerlendirme ve eleştiriler ne ölçüde doğruyu yansıtmaktadır? Hiç şüphesiz bu sorunun cevabı, son derece ciddi, sabırlı, objektif çalışmaya/çalışmalara muhtaçtır. Zira Attilâ İlhan, öncelikle sanatı (şairliği, romancılığı, senaristliği, eleştirmenliği) ve eserleri (şiirleri, romanları, senaryoları, eleştirileri), daha sonra düşünceleri ve düşünce eserleri, son olarak da karakteri bakımından uzun yıllar üzerinde durulacak, değerlendirilecek, eleştirilecek ve tartışılacak bir sanatkârdır.

Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ
Pamukkale Üniversitesi / Edebiyat fakültesi